Logo

Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan: Tarih tekerrürden ibaret değildir...
Tarihi çok daha sofistike şekilde incelemek gerekir!
 
 
 
Özler Aykan
 
 
 
 
 
 
Prof. Dr. Vamık Volkan, 1932 yılında Kıbrıs’ta, iki toplumlu bir hayatın yaşandığı bir memlekette doğdu.
Yeni Cami İlkokulu’nun ardından Kıbrıs Müslüman Lisesi’ne devam etti.
Bu yıllarda matematiğe müthiş merak sarar.
Ancak çok kısa sürede okumak ve yazmak rakamlara üstün gelir. 
Henüz lise öğrencisi iken Kıbrıs gazetelerinde yazılar yazmaya başlar.
 
Üniversite eğitimini, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde alır.
Üniversite bünyesinde kurulmuş olan ve içinde Milletvekillerinin de bulunduğu amatör orkestraya,
 kendisinin keman çaldığını duyan arkadaşları tarafından davet edilir.
Böylelikle, okumak ve yazmanın yanına müziği de eklemiştir.
Başarılı orkestranın, en gözde dinleyicilerinden biri de Merhum İsmet İnönü’ dür.
 
 Ya sonrası...
Aile geleneğinden ötürü öğretmen olmaya adanmış bir hayat...
Gönül öğretmen olmak ister... önce öğrenip, sonra öğretmek ister...
Hedefi ise Tıp Fakültesinde ihtisas yaparak öğretmen olmak...
 
Hayat insana her zaman, hiç aklından geçirmediği sürprizler sunuyor...
Dr. Volkan İngiliz tabiyetinde olduğu icin Türkiye’de ihtisas yapması zordu çünkü maaş alamayacaktı. 
O dönemde, Türkiyede okuyan çok sayıda Kıbrıs'lı genç, bu sebeple Türkiye tabiyetine geçtiler.
Ancak Dr. Volkan için durum güç idi... Çünkü “Kıbrıs Problemi” başladığı
ve Kıbrıs'taki Türklerin azalmaması için Türkiye, Kıbrıslı Türklerin, Türk tabiyetine geçmelerini zorlaştırır.
İşte bu nedenle Dr. Volkan seçimini yapar ve Amerika’ya gitmeye karar verir. 
Zaten o yıllarda, Türkiye’den mezun olan doktorların Akmerika’ya gitmeleri de "moda" haline gelmiştir. 
 
Gönlünde hüznü, zihninde doğduğu toprakların imgeleri, elinde kemanı ve cebinde çok az harçlığı ile 1957 yılında Amerika'ya gider...
Amerika’ya ilk gittiğinde bir hastanede çalışmaya başlar, ardından Kuzey Carolina Üniversitesi’ne geçer.
1963 yılında Virginia Üniversitesi’nde çalışmaya başlar. 
 
Kalbi vatanında kalmıştır, her an Kıbrıs'la ilgili gelişmeleri izler...Ne kötü haberler alacak? Acaba akrabaları öldürülüyor mu?
 Korkularını ve üzüntüsünü bastırmak için kendini delice çalışmaya ve okumaya adar.
Artık elinden hiç bırakmadığı kitapların yerini, cilt cilt ansiklopediler almıştır. 
1968 yılında, Rumlar, Kıbrıs'ta uyguladıkları ablukayı kaldırınca
ve kendisine Amerika'ya tekrar rahatça girebilmesine imkan sağlayacak olan green card’ı verilince,
hasret ve heyecanın birbirine bulanmış soluğunu, doğduğu topraklarda, Kıbrıs'ta alır. 
10 yıllık duygusal bagajları sırtında, özlemi dorukta...
 
Kıbrıs'a ilk vardığında, ilginç bir durumla karşılaşır...
Hava alanından kendisini karşılamaya gelen akrabaları ona arabada asla konuşmaması gerektiğini fısıldarlar.
Çünkü konuşmak eşittir; korku ya da yok edilmekmiş!
Bu yüzden, arabada akrabalarıyla onca yılın hasretini sadece birbirlerine bakarak giderirler...
 Ve öğrenir ki; o dönemde onlar adına özgürce konuşabilenler sadece Kıbrıs'ın muhabbet kuşlarıdır!
   
Prof. Dr. Vamık Volkan'ın adını, ilk kez Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde,
gönüllü olarak, basın danışmanlığı ve kurumsal iletişim koordinatörlüğü yaptığım yıllarda öğrenmiştim.
Dr. Volkan tarafından yazılmış kitapları ve makaleleri yıllarca okumuştum.
Dolayısıyla kendisinin bilimsel anlamda ne yaptığına dair kafamdaki soru işaretleri somuttu, ancak onu tanıyabilmek bir hayaldi.
 
Kişisel ve mesleki hayatımda minnet borçlu olduğum Sevgili Prof. Dr. Arif Verimli, beni, her konuda olduğu gibi,
Dr. Volkan'ı tanımak konusunda da yüreklendirdi.
 
Prof. Dr. Vamık Volkan kendisine mail aracılığıyla ilettiğim röportaj talebimibir saati geçmemek kaydı ile kabul etti.
Hem de istirahat günü olan bir Pazar günü.
  Alışılmışın dışında tevazulu tavırları, bir o kadar doğal kişiliği, sorularımı yanıtlarken ki samimiyeti heyecanımı şaşkınlığa ve mutluluğa dönüştürdü.
 
Prof. Dr. Arif Verimli haklıydı! 
 
 
 
 
Özler Aykan:                     Hoşgeldiniz… 1957’den bu yana Amerika'da yaşıyorsunuz. Türkiye’yi çok özlüyor musunuz?
Vamık Volkan:                  Siz de hoşgeldiniz. Özlemez miyim ülkemi? Hem nasıl… Buraya her gelişimde apayrı bir heyecan yaşıyorum. Çocuk gibi oluyorum,anlatılır gibi bir duygu değil inanın. Mümkün olduğunca sık gelmeye gayret ediyorum zaten. Kıbrıs’ta bir evim var ve yaz aylarında mutlaka orada dinleniyorum. Çiçeklerime, zeytin ağaçlarıma bakıyorum. Kıbrıs'ın eşsiz havasını soluyorum.
 
Ö.A:                                  Psikiyatristsiniz, psikanalistsiniz. Ancak son yıllarda politik psikoloji alanında çalışmalara yöneldiniz. Hatta dünyaya yön veriyorsunuz. Bu yönelişin bir öyküsü var mı?
V.V:                           Evet var. Kıbrıs'lı olmam! 1969 yılında, Brookings Enstitüsü, Kıbrıs'taki politik durumu mütala etmek üzere, Hükümet yetkilileri ve akademik çevrelerle birarada, Washington DC.'de bir toplantı düzenlemişlerdi. Ben de görüşlerimi sunmak üzere bu toplantıya davet edildim. Öğrenmek istedikleri şey, adadaki Türkler'le Yunanlı'ların neden tek bir millet olarak biraraya gelememeleriydi. Ancak o dönemde, genç bir psikanalist olarak, onlara görüş olarak sunabileceğim tek şey; Yunan'lı komşularımdan ne kadar farklı olduğumu irdeleyen ve çocukluk dönemime ait hikayelerdi. İşte politik psikoloji ve  psikoloji tarihi alanlarındaki kariyerim böyle başladı. 
 
Ö.A.:                              Temel olarak bugün sizinle politik psikoloji alanında yarattığınız, savunduğunuz bilimsel teorileriniz üzerine söyleşmek istiyorum. Ancak  öncesinde ve eğer  çok özel değil ise, sizden Amerika'ya yerleştikten sonra yaşadığınız ilk travmanızı paylaşmanızı rica edebilir miyim?
V.V.:                           Amerika yıllarımın en önemli ilk travmasından bahsedeyim size. 1957’de gittiğim Amerika’da, henüz birinci yılımı doldurmamışken, Ankara’da tıp tahsili yaparken, aynı evi paylaştığım ve çok sevdiğim, kardeşim gibi gördüğüm Erol’un vefatını öğrendiğim anı asla unutamam. Bu ilk travmamdır. Rahmetli Erol, fakültede benden bir sınıf altta idi. Ben Amerika’ya gitttiğimde, O’da Şubat tatilinde, hasta annesine bakmak için Kıbrıs’a dönmüştü. Kıbrıs’ta, o dönemki adı  Omorfo olan ve şimdiki adıyla Güzelyurt’a, annesine ilaç almak için eczaneye gitmiş. EOKA, Rumlar onu vurmuşlar. Erol’un ölüm haberini, babamın gönderdiği gazete küpüründen  öğrendim. Bunun beni ne kadar derinden etkilediğini yıllar sonra anladım. 1960 yılının başlarında, hocamın kontrolünde senelerce süren bir analize girdiğimde fark ettim.
 
Ö.A.:                               Bireyin ve grup psikolojisinin psikodinamiklerini nasıl aynı platformda değerlendiriliyorsunuz?
V.V.:                               Bakın şöyle anlatayım. Bireyin ve grubun zihinsel süreçlerinin arasında birçok farklılıklar olsa da, psikolojinin ve özellikle de psikanalizin yöntemleri grup kimliği ve davranışı üzerine ışık tutuyor. Büyük grup kimlikleri, tarihsel sürekliliğin, coğrafi gerçekliğin, ortak bir başlangıç mitinin ve paylaşılan diğer olayların sonucudur. Bunlar doğal olarak ortaya çıkarlar. Ne kötü, ne de iyidir, sadece normal bir olgudur. Bugün için dünya ülkelerinde etnik, dini ve kültürel çatışmaların yaygınlığını düşündüğümüzde, insanların bireyselleşmiş motivasyonlarının ötesinde, büyük grup kimliklerini korumak ve sürdürmek için neden birbirlerini öldürdüklerini anlamak acil bir gereksinimdir. Bunu kabul etmeliyiz. Kan bağı, kültürel kimlik, etnik bağlanma ve bu türden ilişkilerle alakalı derin duyguların anlamını araştırmak için psikanaliz ilkelerini kullanarak diplomasi alanındaki boşlukları doldurulabiliriz.
 
Ö.A.:                              Yaptığınız çalışmalara bir nevi koruyucu hekimlik diyebilir miyiz? Ayrıca çok gölgeli bir sahada çalışıyorsunuz sanki…
V.V.:                             Kesinlikle çok doğru bir tespit yaptınız. Evet gölgeli ancak aynı zamanda aydınlatılabilir bir saha. Psikoanalitik yönden araştırmalarımız, şiddete yol açan, irrasyonel ve inatçı faktörleri kapsayan örtüyü kaldırmamıza yardımcı oluyor. Bu yöntemle en kötü düşmanlarımızı, ortak kimlik çatışmalarımızı ve endişelerimizi karanlıktan aydınlığa çıkarabileceğimize inanmaktayız.
 
Ö.A.:                             Sonuç olarak gayri-resmi diplomasi yapıyorsunuz. Peki etkinliği nasıl ölçüyorsunuz ?
V.V.:                           Şu an için açıklayabileceğim bilimsel yöntemler henüz kesinlik kazanmadı. Dolayısıyla bu sorunuza kesin yanıt vermem için çok erken. Ancak pek tabii ki, etkinlik ölçümleme çalışmalarımız var. Örneğin; Estonya projemiz ile ilgili bir önemli çalışma yaptık. Farklı etnik gruplara bir  anket uyguluyoruz. Karşıt etnik grupların, etnik kimliğini algılamalarını sergilemeye yönelik bir çalışma yapıyoruz. Etnik grup algısındaki değişimleri ölçerek, büyük grup ilişkilerindeki değişimleri niceliksel olarak göstermeyi hedefliyoruz.
 
Ö.A.:                           “Seçilmiş travma”,  “Seçilmiş yas’’ şu an tüm dünya biliminin  tartıştığı ve bir anlamda da kabul gören teorileriniz.  Kısaca bu teorilerinizden söz edebilir misiniz?
V.V.:                             Öncelikle şuna bir açıklık kazandırmamız lazım. Ben bu tanımlamaları ya da teorileri, bir grubun, Atalarının başına gelen bir felaketin kollektif anısını tanımlamak için kullanıyorum. Ancak tabii ki, bu terimler basit bir anıdan çok daha fazlasını içeriyor ve anlatıyor. Benim söylediğim travma, deprem sonrası yaşanılan travma ya da bir kaza sonrası yaşanılan travması değil. Aşağılanmanın ve öfkenin olduğu, kitlesel bir travmadan söz ediyorum. Bakınız, bugün için dünya üzerindeki etnik çatışmalara odaklandığımızda, çatışan büyük ya da küçük her toplumda, muazzam bir aşağılanma duygusunun hakimliğini apaçık görürsünüz. Bu yatsınamaz bir gerçek. Bu gruplar aşağılanma ve çaresizlik duygularını, zamanla müthiş bir  öfkeye dönüştürüyorlar ve sonucunda da  öç alma davranışına yöneliyorlar. Burada kritik bir nokta var ki, son derece önemlidir:  Bu grupların yasları çözümlenmiyor. Yani yas tutamıyorlar ve çözümlenmeyen yas bir nesilden bir başka nesile geçiyor. Şu ya da bu şekilde bir sonraki nesil, eski neslin yasını devam ettiriyor. Atalarının yasını tutmak, onlar için çok önemli bir misyon ya da bir diğer deyişle kaçınılmaz bir görev haline geliyor. Böylelikle yeni  nesil bir önceki neslin rezervuarı haline geliyor.
 
 
Psikolojik DNA...
 
Ö.A.:                              Hocam, anlattıklarınıza ithafen ben “Psikolojik DNA” tanımlamasını kullanabilir miyim ?
V.V.:                        Tamamıyla doğru bir tanımlama. Aman Aman! Siz nasıl hazırlanmışınız röportajınıza. Evet psikolojik DNA diyebiliriz bir bakıma. Travmatize olmuş benlik imgeleri, bir nesilden diğer nesile aktarılıyor. Psikolojik DNA ise bu bağlamda bir yandan bireysel kimliği, diğer yandan da sonraki yetişkin davranışını etkiliyor. Ancak aktarımın bir nesilden diğer nesile geçişindeki değişimleri asla göz ardı etmemeliyiz. Şöyle açıklayayım: Bir  felaketten, kötü olaydan, travmadan doğrudan etkilenenler ve ondan kurtulanlar arasındaki  psikodinamik süreçler çok önemlidir. Bu hassas noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Siz felaketten etkilenmediyseniz sizin nesliniz, geçmiş neslin yaşadığı travmanın anısını bir rafa kaldırmış olabiliyor. İşte aktarımdaki değişimi gördük değil mi? Ha unutuluyor mu? Tabii ki, unutulmuyor ama geçmiş travmanın anısı, nesiller boyunca rafa kaldırılmış olarak kalabiliyor ve grup üyelerinin psikolojik DNA‘ları içinde tutuluyor, onların kültürleri içinde sessizce kabul ediliyor. Bir başka açıdan incelersek grubun algıları çarpıtılıyor demek mümkün.
 
Ö.A.:                            Tesadüfen çok ilginç bir dönemde söyleşi yapıyoruz. Hani derler ya tarih bir zıplama tahtası değil diye... Bugün 8 Ekim 2000 Pazar. 1989 yılında Sırbistan Devlet Başkanı olan ve iktidarda bulunduğu süre içerisinde Balkanları adeta kana bulayan Slobodan Miloseviç, 5 Ekim 2000 Perşembe günü, ülke çapında yükselen büyük gösterilerle alaşağı edildi. Açıklamalarınızı referans aldığımızda, Slobodan Miloseviç iktidarı düşürüldü diye, orada yaşayan insanlar için yas çözümlenmedi ve devam mı edecek?  
V.V.:                            Gerçekten de ilginç bir zamanlama. Slobodan Miloseviç, Sırp Tarihi’nin zihinsel tasarımlarını çok yanlış yönlendiren birisidir. Onu tanıyanlar soğuk, öfkeli, kurnaz ve kendine odaklanmış bir politikacı olduğunu söylüyorlar. Ayrıca yaptığımız bilimsel analizlerde, kendisinin anormal bir aileden geldiğine dair ipuçları var. 1941 yılında dünyaya gelmiş Slobodan Miloseviç, daha çocukluğundan itibaren fırtınalı ve çalkantılı bir hayatın içinde buluyor kendisini. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evi terk eden babası 1962'de tabanca ile kendisini vurarak intihar etmiş, sıkı bir komünist olan öğretmen annesi de 1972'de intihar etmiş. Amcası da tıpkı anne ve babası gibi intihar etmiş. Anlatabiliyorum değil mi çocukluktan gelen fırtınalara bakınız ve anlayınız. Daha çocukluktan başlayan fırtınalarla, çalkantılarla dolu bir hayat. Belgrad’da bir dönem “Miloseviç’in arkadaşım dediği kimseye acıyın” şeklinde sıkça dillerde dolaşan bir söylem vardı.
 
                                 Slobodan Miloseviç, siyasi kariyerinde hızla yükseldi ve 1986 yılında Sırbistan Komünist Partisi'nin başına geçti; 1989 yılında Devlet Başkanı oldu. Devlet başkanı olduktan sonra Yugoslavya'da milliyetçilik rüzgarları tekrar esmeye başladı. Slobodan  Miloseviç, Yugoslavya'nın kurucusu olan Mareşal Tito'nun hassas dengeler üzerine kurduğu yapıyı kısa sürede alt üst ederek Slav milliyetçiliğinin, önce Yugoslavya’yı ardından da tüm Balkanları felakete sürüklenmesine sebep oldu. Slobodan  Miloseviç’in ırkçı tutumu ve 1991-95 yılları arasında yaşanan iç savaş sonucunda Yugoslavya kelimenin tam anlamıyla dağıldı.
 
                                  İç savaş boyunca Slobodan  Miloşeviç'in desteğini alan Sırp güçleri, Boşnak ve Hırvatlara karşı toplu katliamlara giriştiler. Bu insanlık dışı ve acımasız dönemin ardından Slobodan  Miloseviç “kasap” lakabıyla anılmaya başlandı. Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’nce yargılanmak istendi. Ülkesi dağıldıkça, kendisi güçlenen Slobodan  Miloseviç, Kosova olayları sırasında karizmatik bir kimliğe büründü. Ülkenin kuzeyinde Kosova'da yaşayan 1.7 milyon Arnavut, ülkedeki zulüm düzenine karşı seslerini yükselterek daha fazla politik hak talebinde bulundular. Slobodan Miloşeviç, bu talebi yine insanlık dışı yöntemlerle cevapladı ve Arnavutlara karşı yeni katliamlara girişti.
 
                                  Batı Dünyası, olayların yayılmasından endişe ederek Sırp Kasabı’nı görüşme masasına oturtmaya ikna etti. Kendisinden istenen tavizleri vermeye yanaşmayan Miloseviç, katliamlarına devam etti. Görüşmelerin yapıldığı günlerde bölgeden gelen haberler, Miloseviç’in tam desteğini alan Sırpların Arnavutlara karşı etnik temizliğe başladıklarını gösteriyordu. Bunun üzerine NATO güçleri, Yugoslavya'ya yönelik bir hava harekatı başlattı. 78 gün süren harekat sonunda Miloseviç Kosova'yı boşaltmaya razı oldu. O günden sonra sürekli güç kaybeden ve fakat her şeye rağmen iktidarı bırakmak istemeyen Sırp Kasabı Miloseviç’in iktidarı bırakacağına kimse ihtimal vermiyordu. Şimdi burada dikkat edilecek ve son derece önemli bir hususa değinmek istiyorum. Miloseviç'den sonra gelecek olan yeni liderin kişiliği, o bölgede yaşayan insanlar için çok büyük önem taşıyor. Şu anda bölgede çok büyük bir kaos var. Bununla birlikte eğer savaş suçluları korunursa, ki ben bunu hayal dahi etmek istemiyorum, çok ciddi psikolojik travmalar, çatışmalar doğacaktır. Sonuçları da düzeltilemeyecek derecede ağır olacaktır. Zalimlik yapanlar ve onların yandaşları, onlarla işbirliği yapan liderler, eğer cezalandırılmazlar ise, Sırplar kabul etsinler ya da etmesinler bu utanç ve suçluluğu içselleştireceklerdir. Yaşadıkları acı, kin ve öfke duyguları, bir sonraki nesillere geçecektir. Kurban olan, Bosnalı Müslümanlar'ın öç alma duyguları ateşlenecek ve çok daha büyük çatışmalar nüks edecektir. 
 
Ö.A.:                           Kosova’da işlenen savaş suçlarıyla ilgili olarak Lahey Mahkemesi’nce dava açılırsa, Slobodan Miloseviç, Bosna, Hırvatistan ve Kosova’da soykırım yapmaktan ötürü tüm dünyaya hesap verecek. Ayrıca insanlığa karşı suç işlemekle (cinayet, katliam, işkence ve tecavüz) yargılanacak. ABD Kongresi, Yugoslav yönetimine, demokratik reformlar yapmaya başlamak için düne kadar süre vermişti. 
V.V.:                           Slobodan Miloseviç’in tutuklanma kararı ilk reform oldu. Ancak henüz çok erken. Gelişmeleri dikkatle izlememiz gerekiyor.
 
Ö.A.:                          Türkiye’de bir grup meslektaşınız “Seçilmiş yas”  kuramınızı eleştirerek reddediyorlar. Sizce neden?
V.V.:                        Meslektaşlarımın bunu reddetme sebeplerini benimle bilimsel ortamda tartışmadıkları için anlamam da, açıklayabilmem de güç. Ben bu reddedişleri kulaktan dolma bilgilerle biliyorum. Ancak madem ki sordunuz şöyle çok kısaca açıklayayım: Sanırım onlar, bu kuramımı reddedişlerini, grubun bir kısmının kurban olmayı kendilerinin seçmemelerine dayandırıyorlar. Ancak ben büyük bir grubun kimliğinin bilinçdışı olarak, Atalarının travmalarına ve nesilden nesile geçen yaralanmış imajlara dayanması nedeniyle “seçilmiş” kelimesini kimliğe uygun olarak kullandığıma inanıyorum. Bu tartışmaların içinde yer almak istemiyorum. Çünkü, siz de biliyorsunuz ki, karşı çıkışlar, reddedişler bilimsel ortamlarda yapılır, tartışılır ve anlaşılır.
 
Ö.A.:                           Büyük grup psikolojisini, “büyük çadır” içinde tanımlıyorsunuz ve “çadırın içi” ve “çadır bezinin dokusu” arasındaki ilişkilerle yorumluyorsunuz?  Açıklayabilir misiniz?
V.V.:                          Çocukluğumuzdan  itibaren iki kat giysi giymeyi öğrendiğimizi düşünelim. Birinci kat giysimiz bizim gerçek kimliğimiz olsun.  İkinci kat giysimiz ise,  grup kimliğimiz yani etnik giysimiz olsun. İkinci kat giysimiz yani etnik giysimiz daha gevşek bir kaplamadır. Vücudumuza tam oturmaz, çünkü birlikte yaşadığınız grubun, topluluğun  diğer üyelerini de örter. Yani içinde yaşadığınız grubu, topluluğu korur bu ikinci giysimiz.  İşte benim “çadır” diye nitelendirdiğim şey bu ikinci kat giysimizdir. Biz bu ikinci kat yani çadır kimlikleri üzerinde çalışıyoruz. Bu kimliği iyice anlayabilmek için ise çadırın bezine, kumaşına yani dokusuna bakıyoruz, inceliyoruz. Kumaşı sağlam mı, ipliği nasıl, kumaş çabuk esner mi?
 
Ö.A.:                            Çadırın direği de grubun lideri mi oluyor bu durumda?
V.V.:                            Evet. Grubu ayakta tutan çadırın direği ancak çadırı asıl koruyan bezi, kumaşı yani dokusu. En sağlam direği koyun çadırın ortasına ancak çadırın bezi çok kalitesi bir kumaştan ise, örneğin bu kumaş yırtılmaya delinmeye çok müsait ise, bir yağmur yağsa içinde sırılsıklam oluruz. Çadır, çadırlıktan çıkar ve çöker. Şimdi diyeceksiniz ki bana, ”peki lider ne güne duruyor, çadırı koruyan o değil mi?” Oysa ki; her ne kadar görünüşte çadırı çökmekten korumak liderin görevi olsa da birçok lider gelip gittikleri halde çadırın bezi sağlam ise çadır yıkılmadan yaşamını sürdürür. Zaten bu yüzden de liderler çadırın bezine göre seçilirler. Liderlerin çadırın bezinin ağırlığını omuzlayabilmeleri yani grubunun özel gereksinimlerini yanıtlayabilmeleri gerekir. Sonuç olarak; bir yandan liderin kendi iç talepleri ve kişiliğine verdiği yanıt grup üyelerinin etkilerken diğer yandan da grup üyelerinin kollektif istekleri ve kimlikleri, belirli tipte bir liderin güç haline gelmesine izin veren bir atmosfer yaratır.
 
Ö.A.:                             Sizin örneğinize göre çadırın kumaşı çok sağlam. Peki diyelim ki; çadırın bezi kötü, yırtılmalar başladı, o zaman ne yapacağız?
V.V.:                             İşte o zaman da kaygı ve gerilimler,  gerilemeler başlıyor. Burada grup üyeleri, direğin yani liderin  etrafında değil, yırtıkların yanında yer alıyorlar ve yamama yapıyorlar. Bazı koşullarda da çadırı onarmak için şiddete başvuruyorlar, çatışmalar başlıyor.
 
Ö.A.:                            İzninizle bu keyifli söyleşimize, biraz da ülkemizle ilgili birkaç sübjektif başlıklarla devam etmek istiyorum. Sizin bu psikopolitik teorilerinizi alıp, içinde yaşadığımız, güncel Türk dış siyaseti’ne yönlendirirsek bize neler söylemek istersiniz?  Örneğin Kıbrıs konusu…
V.V.:                           1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’ndan beş yıl sonra, Sayın  Bülent Ecevit, 1979 yılında yaptığı bir konuşmasında “Türklerle Rumlar arasındaki sorunların çoğunun psikolojik olduğu” gerçeğinden bahsetmişti. Bana kalırsa bu teorilerimizin Türk dış siyasetine uyarlanmasının somut bir örneğidir. Size göre bu örnek gerçek bir doğrulama değil midir? Üzüldüğüm bir konu var: Batıda bizim yaptığımız politik psikoloji çalışmalarına çok daha fazla önem veriliyor. Bence bu konu Türkiye adına acil giderilmesi gereken önemli bir eksikliktir. Şu anda şiddet, terör, ırkçılık ve soykırım konuları sadece sosyoloji biliminin penceresinden bakarak açıklanmaya çalışılıyor. Oysa ki; değişimlerde olumlu yönleri bulabilmek, iç psikolojik nedenleri incelemekle çok daha fazla ilintili. Şimdilerde psikanaliz Türkiye’de adeta ukalalık olarak algılanıyor, batıda çok yaygın ve çok destek gören bir bilim. Makro planları yaparken, toplumları tüm süreçleriyle anlamak zorunluluktur. Bu alanda  Türkiye’de  herhangi bir düşünce merkezi dahi yok. Psikanaliz sadece klinikte kalıyor. Yani bir anlamda sadece kendi soyutlaması içinde kalıyor.
 
Ö.A.:                           Eylül 2000'de ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi’ne sunulan sözde "Ermeni Soykırımı" tasarısı meselesi de “Seçilmiş yas” mı?  Yoksa her iki taraf için de yeni nesil “Seçilmiş kurban” mı?
V.V.:                      Bu tasarı bana göre, Ermeniler’in kendi kimliklerini koruma yöntemleri olup, tamamıyla militanlık şeklindedir. Ermenistan’da bir üniversite hocası es kaza Türkiye lehine bir yorum yaparsa anında rektör tarafından üniversiteden atılır. Bizde böyle bir durum söz konusu  bile olamaz. 1990 yılında Erivan’da üst düzey Ermeni politikacılar bir toplantı yaptılar ve ben bu toplantıda dağıtılan belgeleri ele geçirdim. Bu toplantıda Ermeni kimliğinin nasıl değişeceğini ve çaresizlik kimliğinden nasıl kurtulabileceklerini, yeni Ermenistan kimliğinin ne olacağını tartıştılar ve planlarını hayata geçirmek için de bir ağabeye ihtiyaç duydular. Bu ağabey de Rusya tabii ki... Bakınız örneğin; Ermeniler’in Azerbaycan ile girdikleri ilişki de bir öç psikolojisidir. Ermenistan depreminde Azerbaycan kanını reddettiler.  
 
Ö.A.:                           Sırası gelmişken satır arası olarak sormak istiyorum. Bu kan meselesi, ülkemizde de, 17 Ağustos 1999 depreminden sonra gündeme geldi. Kan kimyasının bir aklı var mı ?
V.V.:                          Yahu tabii ki çok saçma bir mesele bu. Çatışan büyük gruplar kanın saflığını vurgularlar. Bu psikolojik bir sebep. Ermeniler’in Azerbaycan’lı kanını reddetmeleri, Sırplar’ın tecavüz ettikleri kadınların çocuklarında Müslüman kanı olacağını reddetmeleri gibi. Benlik hissi, kanla  sembolik olarak iç içe geçiyor. Kan ve kimlik birbirine bağlanıyor yani.
 
Ö.A.:                         “Seçilmiş yas mı?” yoksa “kurban mı?” 
V.V.:                          Kurban demek daha doğru gibi gözüküyor. Bakınız bu olaylar süresince ülkemizde yaşayan Ermeniler ne kadar ılımlı bir tablo içindeler. Onlar bu iddialardan asla bahsetmiyorlar. Bu arada Amerika’daki Başkanlık Seçimi’ni de göz önünde bulundurmamız gerekir. Ayrıca bu çok politik bir yaklaşım. Liderler kendi menfaatleri için, grubun daha önce yaşadığı yasları gündeme getirerek, travmalarını hatırlatmaya çalışır. Bazı liderler kendilerinin içsel, çoğunlukla bilinçsiz istekleri ve kişisel çatışmaları için  dışarıdan çözüm yolları bulurlar ya da yaratırlar. Bunun için de politik ya da tarihi arenaları kullanırlar. Grubu kendi gereksinimlerine yanıt vermeye zorlamak da diyebiliriz.
 
Ö.A.:                       Şu meşhur Ermeni Yasa Tasarısına tekrar dönersek, Türkiye’nin bu konudaki kesin bir tavrı var dolayısıyla ve taviz vermeyeceği  ortada gibi... Ben kendi adıma bu konunun pişirilip pişirilip tekrar masaya getirileceğine ve daha uzun yıllar Türkiye'nin başını ağrıtacağına inanıyorum. Size göre bu yasa tasarısı onaylanır mı?
V.V.:                       Ben ancak kişisel fikrimi belirtebilirim. Bana göre her şeyden önce, biz Türkler bu soykırım konusuna çok fazla defansif ve agresif  yanıtlarla yaklaşıyoruz. Tabii ki politik yanıtlarımız yerinde ve zamanında vereceğiz. Bakın dikkat ediniz sesiz kalalım,  pısırık olalım demiyorum ancak bu konunun bir algı meselesi olduğunu görüp, sürece yaymak gerektiğine inanıyorum. Burada da interdisipline başvurmak gerekir diye düşünüyorum. Şu an için bu tasarının geçebileceğine inanmıyorum. Türkiye inatçı bir ülkedir ve tarihine bakarsanız hiçbir zaman kararından vazgeçmemiştir ve taviz vermemiştir. Dolayısıyla, Amerika, Türkiye ile olan ilişkilerini bozabilmeyi göze alamaz gibi geliyor bana. Kaldı ki bu konuda tarihçilere de çok iş düştüğünü gözlemleyelim ve lütfen bu konuya dikkatle eğilelim. Bu soykırım iddiaları hep Ermeni tarihçiler tarafından yazılmıştır. Tarihi objektif olarak yazabilmek önemli. Ayrıca tarihi sofistike olarak incelemek gerekli. Sadece bu konuda değil, her konuda. Ben kendi adıma, “Tarih tekerrürden ibarettir” lafını çok doğru bulmuyorum.
 
 
Akordiyon Fenomeni...
 
Ö.A.:                            1997’de yazdığınız, “Kan Bağı: Etnik Gururdan Etnik Teröre” adlı kitabınızda, “Türkiye ve Yunanistan’ın belirsizlikler karşısında psikolojik olarak yeterince rahat olabilecek liderlere gereksinimi var” diyorsunuz. Hala aynı düşüncede misiniz? 
V.V.:                            Hayır şu anda aynı düşünmüyorum. O kitabımda 1996 yılında Türkiye’de kurulan olağandışı Hükümetten bahsediyordum. Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihinde, ilk kez muhafazakar bir İslami Başbakanı’nın olduğu bir dönemdi o zaman. Bana göre o dönemdir ki; Türkiye’yi kaç yıl öncesine götüren, gerileten ve çok tehlikeli bir dönemdi.  Şu an ise Türkiye'ninYunanistan ile ilişkilerinde, özellikle de ülkemizde yaşanan üzücü deprem felaketinden sonra bir “akordiyon fenomeni” nden bahsetmemiz gerekir. Akordiyon hepimizin bildiği gibi bir körüğü harekete geçirmekle yaratılan hava akımının etkilediği serbest metal dillerinin titreşmesiyle ses  çıkaran havalı çalgıdır. Bir ya da iki kılavuz ile bir körükten oluşan akordiyonda, serbest metal  dillerin titreşmesi, klavyenin tuşlarına basmakla sağlanır. İşte ben de “akordiyon fenomeni" derken, akordiyon çaldığında eserin güzel icra edilebilmesi , kulağa hoş gelebilmesi için, yakınlaşma ve uzaklaşma arasındaki ritmik gidiş ve gelişi ifade ediyorum. Bu fenomen ayrıca muhalifler arasında bir sınır koyma gerekliliğini de yansıtır. Şu an Türk Hükümeti'nin mevcut Dış İşleri Bakanı, Sayın İsmail Cem'i takdirle izliyorum ve bir lider olarak da son derece başarılı buluyorum. Ümit ederim ki; bu ahenkli melodi yıllarca böyle gider.
  
Ö.A.:                                  Yeni kitabınız Türk - Yunan İlişkileri üzerine. Okuyucularımız için biraz özetleyebilir misiniz?
V.V.:                                  Kitabım henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Yakın bir zamanda çevrilecek. Kitabımda Türk ve Yunan İlişkileri’nde tarihin paylaşılmış mental  tasarımlarının önemini vurgulamaya çalıştım. Bana göre son derece önemli saptamalar var. 
 
Ö.A.:                                 Hocam, yürekten teşekkür ederim, kıymetli vaktiniz için de, bu keyifli söyleşi için de...
V.V.:                                 Ben de çok teşekkür ederim. Tekrar görüşmek dileklerimle.        
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved. 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Özler AYKAN
Last modified on: May 28, 2012