Logo

Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Prof. Dr. Vamık Volkan: Toplumsal çatışma tehlikesi görüyorum!
 
 
İsmail Küçükkaya
 
 
 
 
Dünya çapında ünlü bilim adamımız Prof. Dr. Vamık Volkan, AKŞAM’a çok tartışılacak açıklamalarda bulundu.
 27 ülke tarafından iki kez, Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilen Prof. Dr. Vamık Volkan,
 tıpkı Şerif Mardin gibi, kendisinin de Türkiye'deki gelişmelerden,
türban ve laiklikle ilgili tartışmalardan dolayı son derece endişeli olduğunu söyledi.
"Ölümsüz Atatürk" ("The Immortal Atatürk") isimli kitabıyla tanınan, politik psikolojideki çalışmalarıyla dünyada çığır açan
ve İsrail-Filistin çatışması, Kafkaslardaki toplumsal gerginlikler üzerindeki çalışmalarıyla takdir toplayan
Prof. Dr. Vamık Volkan, laik-anti laik, Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi çatışma alanlarında
tehlike potansiyeli gördüğünü belirterek, çözüm yolunun diyalogdan geçtiğini söyledi.
Bu yıl İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi'nde dersler verecek olan Dr. Volkan, ayrıca “Kimlik adına çatışma ve Katillik" adlı bir seminer de verecek. 
  
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan: Dünyada gri renk yok! 
 

İsmail Küçükkaya:                          Dünya çatışmalar çağına mı girdi?
Vamık Volkan:                                Kesinlikle.
 
İ.K.:                                                Çözüm için ne gibi çabalar sarfediliyor?
V.V.:                                                Batı ile Doğu arasında...  Şu anda bir çaba, bir konuşma, diyalog yok. Kavga ediyorlar. Çatışma büyüyor ve birbirlerini öldürüyorlar. Biz şimdi böyle bir zemin oluşsun diye çalışıyoruz. İran'dan ve Arap Dünyası'ndan, Türkiye ve ABD ve Avrupa ülkelerinden önde gelen isimleri bir araya getirip sizin ülkenizde dünyayı nasıl görüyorsunuz sorusunu tartışacağız. Müşterek konular bulmaya çalışacağız. Yaptığım şey empati yapıp diyalog sağlamak. Ondan sonra kendiliğinden bir süreç gelişir. Bir yıl teşhis için çalışıyoruz. Dünyada o kadar çok çatışma var ki. Dünya büyük çatışmalara doğru gidiyor. Şu anda sen şeytansın, ben melek. Hep siyah beyaz oldu dünya, gri yok. Ben gri renk bulmaya çalışıyorum.
 
 
Herkes birbirini dinlemeli...
 
İ.K.:                                                Bugünün Türkiye'sindeki çatışmalar?
V.V.:                                                Lütfen bana bu sorunuzu eğer mümkünse üç ay sonra sorun, çünkü henüz incelemekteyiz. Biraz gözlem yapacağım. Büyük sorun. Muhakkak sulh ile çözüm bulmak gerekiyor. Toplumsal çatışma alanlarında tehlike potansiyeli görüyorum. Herkesin birbirini dinlemesi gerekiyor. Çözüm için teşhis yapmak lazım. Öncelikle tarafları dinlemek lazım ve çözüm içim konuşulacak konuları keşfetmemiz lazım. Bunun üzerine diyalogla çalışmaktayım. Özel bir durum varsa ona derinlemesine bakmak çok yararlı olur. Yalnızca Türkiye’de değil  ki bu sorunlar. Dünyada çok yayıldı. Soğan gibi açıyorsun altta başka bir şey var. Bütün dünyada ne olduğuna bakmak gerekiyor.
 
 
İ.K.:                                                Çatışmalar bizim yaşadıklarımız geçmişte tutmadığımız yasların yansıması olabilir mi?
V.V.:                                                Evet öyledir. Grupların yas tutması asırlar sürer. Türkiye’de biz kimiz suali ortaya çıktı. Bu başladıktan sonra durdurmak kolay değildir Mesela şimdi Kürt meselesi var. Gidip de "sen artık Türk değilsin! Türklükten çıkacaksın diyemezsin ki"!
 
 
İ.K.:                                                Yas tutmak toplumsal anlamda ne ifade ediyor?
V.V.:                                               Yas, kaybettiğimiz şeylere tekrar bakmaktır. Tekrar tekrar bakarsın. Bunu içimde tutacağım, hep hatırlayacağım, bunu dışarı atacağım dersin. Kaybolan imaja bakıyorsun. Cumhuriyet kurulduğunda kaybolan Cumhuriyet imajı o heyecan içinde yalnızca seçilmiş şeyleri almışız. Şimdi ise  şeylere tekrar bakıyoruz. Din, türban böyle geliyor. Bu gibi gelişmelerin, altında yatan psikolojik süreci anlamadan karşı tarafla empati kuramıyorsunuz. Bunu aşmak lazım. Sorunun yüzde 70’i psikolojik.
 
 
Onarıcı liderler olduğu gibi, yıkıcı liderler de var!
 
 
İ.K.:                                                Toplumlar zaman zaman "Biz şimdi kimiz?" sorusunu sorarlar diyorsunuz, neden?
V.V.:                                               Toplumlar değişirken veya gerilerken liderlerin psikolojisi büyük önem taşıyor. Talihli toplumlar “onarıcı lider” bulurlar. Liderlere ihtiyaç duyarız. “Biz kimiz?” sorusuyla ortaya çıkar. Eğer, kimliğimiz sallantıda ise ya da  saldırı altındaysa liderin kişilik yapısı çok önem kazanıyor. Onarıcı liderler olduğu gibi yıkıcı liderler de var. Miloseviç, ölümcül bir yol bularak, Sırp Kimliği inşa etmeye çalıştı. Bunun karşıtı ise Çekoslavakya'da Vaclav Havel'dir. Havel, onarıcı lvir iderdir. Avrupa Viyana Kuşatması'nı asla unutmadı.
 
İ.K.:                                                Politik psikolojiyi çatışmaların çözümünde kullanmaya nasıl başladınız?
V.V.:                                               1979’da ABD’ye gittiğimde Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, Kudüs'e gidip, İsrail Parlementosu Knesset'te, "Araplar ile İsrailli'ler arasında çatışmanın yüzde 70'i psikolojiktir". dedi.  Kendisinin bu sözleri, Amerika'da çok büyük yankılar uyandırdı. İşte o zaman, benim de aralarında bulunduğum bir grup psikiyatriste, “Gidin, İsrail-Filistin arasındaki ilişkilere bakın, psikolojiyi inceleyin” diye görev verildi.
 
İ.K.:                                                Bunun methodu nedir?
V.V.:                                               Büyük gruplar ve milletlere tek kişiymiş gibi bakılıyor. Bir grup çatışma içinde olduğu zaman onun psikolojik arka planı var. Büyük gruplar sadece rasyonel davranmıyorlar. Bilinçdışı davranışlar vardır. Bu psikolojik süreçleri anlamadan çözüm bulmak çok zor.
 
İ.K.:                                                Siz seçilmiş travma ve seçilmiş zaferler ifadelerini kullanıyorsunuz.
V.V.:                                              Allah göstermesin Türkiye’nin başına bir bela gelse, Yüce Atatürk'ümüz var! Çok güçlü bir geçmişimiz var. Hemen bizi birbirimize bağlayacak zaferlere bakıyoruz. Bir de birbirimize bağlayan başımıza gelen eski travmalar var. Orada çözülmemiş psikolojik süreçler ortaya çıkıyor. Örneğin keder yapmamışız, yas tutmamışız, aşağılık duygularımızı değiştirememişiz. Bu gibi sosyal süreçler ileride tekrar alevleniyor. Yıllar sonra bile. Bazen çok kötü sonuçlar doğuruyor .
 
İ.K.:                                               Seçilmiş zafer ve travmalar politika aracı olarak manipülasyon konusu yapılıyor yani...
V.V.:                                              Öyle. Mesela, Miloseviç fena şekilde manipule etti. Osmanlının 600 yıl sene önce orada oluşunu canlandırdı. Bunun üzerinden siyaset üretti. Sırbistan'a gittiğimiz zaman bu eski olay insanların kafasında canlandırılmış. Geçen yıl, Viyana Üniversitesi'nde eğitim yaptım. Onlarda da bu var. Ansızın farkına varıyorum ki, Viyana'nın istilası bir adım ötede. Dokunuyorsun ogeliyor. Hafızalarda hep o var.
 
 
Türban meselesinin köklerine inilmeli!
 
İ.K.:                                                Türkiye’ye bakınca ne görüyorsunuz?
V.V.:                                                Üç ay sonra tekrar konuşalım lütfen. Dedim ya henüz çok erken.
 
İ.K.:                                               Şimdi nasıl?
V.V.:                                              Seçimden sonra bazı süreçler gelişiyor. Bunun nasıl gelişeceğini üç ay içinde görürüz. İçimde endişe oluşturan süreçler var. Gelişmeleri dikkatle izliyorum.
 
İ.K.:                                               Ne gibi?
V.V.:                                              Mesela türban meselesi. Türban üzerinde konuştuğumuz zaman bir yere gidemiyorsunuz. Türbanın altında ne var onu konuşmanız gerek. Tarihi süreçlerin imajlarına bakmanız lazım. Türban bir semboldür. Daha derinlemesine tarihsel köklerine inmeliyiz. Aksi halde şahsi olur. Sen türban takıyorsun.
 
İ.K.:                                              Niye?
V.V.:                                             Sen ne karışıyorsun! Adı demokrasi oluyor, sonu yok ki bunun. Çatışma oluyor. Anlaşmalı, uzlaşmalıyız. Altında yatanı hep beraber konuşmak lazım.
 
İ.K.:                                              Kimlik meselesi mi ön plana çıkıyor ?
V.V.:                                             Büyük bir travmadan sonra kimlikler değişiyor. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra,  kimlik ortaya çıkıyor: Yeni Türk Kimliği. Cumhuriyet’ten yüz sene sonra, şimdi bu kimlik değişiyor. Onlara bakmak gerekiyor. Nasıl değişiyor, nereye doğru değişiyor? Yeni bir Türk Kimliği gelişiyor. Bütün çatışma buradan çıkıyor.
 
İ.K.:                                              Türban meselesine dönersek?
V.V.:                                             O zaman öncelikle, Türk Kimliği nedir, sorusuna bakacağız. Neden Mustafa Kemal Atatürk'ün başlattığı yoldan gidiyoruz? Ona bir şeyler eklemeli miyiz?, o yoldan geri dönebilir miyiz? ya da neden dönemeyiz? Tüm bu husuları  tartışmak gerekiyor. Türban bütün bunlarla birlikte ele alınacak bir konudur, tek başına asla değil.
 
İ.K.:                                             Bu gelişinizde Türkiye’deki ilk izlenimleriniz nedir?
V.V.:                                             Ben Türkiye’de bir endişe seziyorum.
 
İ.K.:                                             Nedir?
V.V.:                                            Şu anda endişem, “biz kimiz?” sorusu o kadar alevlendi ki konuşma yerine çatışmaya gidiyor. Halkta endişe var. Örneğin şimdi Ramazan ayı içindeyiz.  Oruç tutmayan kişilerde endişe var sanki. Ben oruç tutmuyorum, o oruç tutuyor. Eskiden böyle bir durum yoktu. Rahattınız.
 
İ.K.:                                            Bu endişe yerli midir, yersiz midir?
V.V.:                                           Sürece bağlı. Öncelikle dikkatlice gözlem yapıp, verileri toplamalıyız. Ancak, endişenin varlığını da kabul etmeliyiz. Yavaş yavaş empati göstererek birbirimizi anlamaya çalışmalıyız.
 
 
Yeni Atatürk kitabı geliyor...
  
 
İ.K.:                                            11 yıl çalıştınız "Ölümsüz Atatürk" kitabını yazdınız.
V.V.:                                            Onu insan seviyesine getirince büyüklüğünü daha iyi anladım.
 
İ.K.:                                            Şimdi yeni bir Atatürk kitabı geliyor galiba...  
V.V.:                                           Evet Atatürk kitabı üzerinde çalışıyorum şu anda. Bahçeşehir Üniversitesi’nde beş günlük seminer başlıyor: "Kimlik Adına Çatışma ve Katillik" başlıklı bir seminer olacak bu. Bu başlık aynı zamanda son kitabımın adı olacak. İnşallah haftaya okuyucularımla buluşuyor.  
 
İ.K.:                                           Konferansta konuşacaksınız sanırım, insanı katil yapan nedir?
V.V.:                                          Şahsi bir nedenle katil olursun. Diyelim ki kıskanıyorum, sizi vuruyorum. Benim çalışmalarım bunun üzerine değil. Benim çalıştığım konu büyük gruplar, etnik gruplar, milletler gerilime girdiler mi dışarıdakileri tehlikeli olarak görüyorlar ve kimliklerini yani büyük grup kimliğini korumak için ötekileri öldürüyorlar. Öldürme şahsi nedenle olmuyor. Büyük grup kimliğini korumak için katil oluyor.
 
İ.K.:                                           Kimlik ile katil olma arasındaki bağlantı nedir?
V.V.:                                          İki kocaman çadır düşününüz. Bir çadırın altında bir millet yaşıyor. Tabi bunun altında küçük küçük çeşitli gruplar var. Aileler, meslekler vb. Çadırın bezi ise bizim kimliğimizdir.Gündelik hayatımız akıp giderken, insanlar çadırın beziyle meşgul olamazlar. Ailenle, işinle meşgulsün. Düşünün ki çadırın bezi yıpranır. Çadırı ayakta tutan direk liderdir, direk sallanır. O zaman ne olur? Altındaki herkes bezi onarmak için harekete geçer. İşimiz, gücümüz bu olur. Bir de öteki çadır var. Bu çadırların ahalisi, birbirlerine karşı sürekli çamur atarlar.
 
İ.K.:                                          Kendimi korumak için ötekinden kendimi nasıl ayırırım, farkımız nedir?
V.V.:                                         Bunun için kimliğimi tarif ederim. Bazen öteki çadırdakiler kimliğime çamur atınca, bunun psikolojisi beni katil yapar. Kimliğim o kadar önemli ki, mahvolurum. Onun için savunmaya geçerim hatta öldürürüm. Herkes birbirini kimlik adına öldürür. Ortaya çıktığında bunu durdurmak imkansızdır. Bütün mesele çadır bezini tekrar onarmaktır. Bunu yapmazsanız, devamlı öldürürsünüz. Tarihte bu süreç onlarca yıl sürer. 
 
George W. Bush'un Arabça bilen danışmanı yok!   
 
İ.K.:                                           ABD’liler politik psikolojiden yararlanmış olsalardı bugün Irak'ta başlarına gelenler olmazdı, diyorsunuz?
V.V.:                                          Evet. Ama bakınız politik psikoloji nedeniyle harp ortaya çıkmıyor. Savaşın başka sebepleri var. Eğer planlama yaparken politik psikoloji yapsalardı. Yani orada Sünniler, Türkmenler, Kürtler var. Bunların toplumsal özelliklerini düşünselerdi, farklı davranırlardı. Duyumuma göre bu planlar yapılırken ABD Başkanı, George W. Bush'un çevresinde Arapça bilen müşavir bile yokmuş.
 
 
 
DEVAMI YARIN: "Bizi Milliyetçilik Kurtardı... "
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved. 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Özler AYKAN
Last modified on: May 28, 2012