Logo

Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
 
 
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan:
Travma geçiren her toplum "Biz kimiz?" sorusunu sorar!
 
 
 
 
 
Fatih Türkmenoğlu
 
 
 
 
 
 
Bir saatliğine buluştuk; malum sıkışık trafikler, yetişilecek randevular...
Uzattıkça uzattık. Karşımda her şeyi bilen, toplumları okuyan bir adam.
İnanması zor ama 75 yaşında. Elinde purosuyla, hafif Amerikan ve "Kıprıs" aksanlı Türkçesiyle konuşuyor.
O konuştu, ben sadece dinledim. Arada biraz soru sordum ama gerek bile yoktu belki de...
Bahçeşehir Üniversitesi'nde düzenlenen bir seminere katılmak ve
bu dönem politik psikoloji dersleri vermek üzere İstanbul'a gelen Prof. Dr. Vamık D. Volkan
"toplumları okuyan, dinleyen, liderlere fısıldayan adam"dı...
Üç kere Nobel Barış Ödülü adayıydı. Fazla söze hacet yoktu.
O bilen ve karizmatikti. Akıllı ve sakindi. Yaşamıştı, dünyayı anlamıştı... Ben sadece dinledim...
 
 
 
  
 
 
Fatih Türkmenoğlu:                          Türkiye'de çok yoğun bir programınız var; Bahçeşehir Üniversitesi, Cerrahpaşa, konferanslar...
Vamık D. Volkan:
                              Deliliğin daniskası! Vatanı özlüyoruz tabii ki.

F.T.:                                                   Adınız "Vamık", ilk kez duyduğum bir isim.
V.V.:
                                                   Benim büyükdedem son Osmanlı kadısı. O'nun adı Ömer Vamık. Aslında bir İran ismi. "Leyla ile Mecnun" gibi, bir de "Vamık ile Azra" var. "Aşık", "şair" demekmiş... Bizde aile geleneği Vamık ismi. Annemin sülalesi Osmanlı Kıbrıs'ının ileri gelen ailelerinden. İngilizler geliyor, aile bir günde çöküyor! 
 
F.T.:                                                   Osmanlılık, Kıbrıslılık, Türklük, sonradan olma Amerikalılık... Ve siz "kimlik" üzerine çalışıyorsunuz; sanırım bir tesadüf değil!
V.V.:
                                                   Tesadüf diye birşey yok. Kıbrıs'ta büyürken Türktüm. Ada doğduğum yerdi. Babam Atatürk'ün Şapka Devrimi'ni ilk benimseyenlerden biri. Ne kadar cesur bir insanmış, şapkayı alıp Kıbrıs'ta köy meydanına gitmiş, "Bunun adı şapkadır" demiş. Ben çok Atatürkçü büyüdüm. Amerika'ya gidince insan biraz allak bullak oluyor. Sekiz sene uğraşarak "Ölümsüz Atatürk" kitabını yazdım, kitap bitince de hüngür hüngür ağladım. Sanırım Atatürk'ü gömdüm. Sonra Osmanlı'yı araştırdım, kendi ailemi inceledim. Tamam, Amerika'dayım ama Amerikalı değilim. Şimdi sorarsanız Türküm.

F.T.:                                                   Bütün dünyada kimlik probleminin yaşandığı bölgelerde çalıştınız...
V.V.:
                                                   En son Gürcistan'da beş sene çalıştım. Gürcüleri o kadar sevdim ki, Gürcü olabilirim! Bir bakıma ben dünyanın adamı oldum. Gerçekten dünyada herkes aynı... "Ben Türküm, benden iyisi yok", sonra gidiyorsun Afrikalı aynı şeyi söylüyor, Estonyalı aynı şeyi söylüyor. Normal hayatımda dünyaya aitim. Ama Türk kimliğime birisi dokundu mu, hemencecik karşı taarruza geçerim!
 
Buluğ çağı bittikten sonra kimlik kavramı değişemez!
 
F.T.:                                                   "Kimlik" bilgisi insanda ne zaman gelişmeye başlıyor?
V.V.:
                                                    Doğduğunda ne etnik köken biliyorsun ne de din. Diyelim ki, baban Macar, annen Romanyalı. Uzun zaman sorun yok; ansızın Romanya Macaristan'la kavgaya başlayınca, o çocuklar mahvoluyor.

F.T.:                                                    Hiç uğruna...
V.V.:                                                    
Kesinlikle hiç uğruna. Bir kimlik geliştiriyorsunuz, o sizsiniz. Kişilik bozukluğu varsa, tabii o patolojik bir durum ama genellikle hepimizin bir kişiliği var. Uyurken, uyanıkken, sarhoşken; siz hep "siz"siniz. Geçmişi, geleceği düşünüyoruz. Benim gibi karışık kimlikten gelenler "Kimim ben?" diye araştırıyor. Buluğ çağı bittikten sonra kimlik kavramının değişmesinin imkanı yok.

F.T.:                                                    Şimdilerde bir "kimlik arayışı"ndan bahsediliyor...
V.V.:                                                   
Aman canım, "bahsetmek" ne demek? Hergün görüyoruz. Her yerde "Biz kimiz?" sorusu. Kıbrıs'ta bile öyle şimdi, yazıklar olsun! AB yüzümüze tükürüyor, Hıristiyanlar ve Müslümanlar karşı karşıya, Amerika ılımlı Müslümanlar istiyor. Bunların en altında ise paylaşılan mecburi bir süreç var. Dünyanın her yerine gittim, travma geçirmiş her toplumda var bu. Doğal bir süreç bu.

F.T.:                                                   Nedir bunun adı?
V.V.:                                                  
Yas tutma. Mesela Ermeniler yaslarını devamlı tutuyor. Çocuk 2 yaşındayken, Ermeni artı "Fena Türk" kimliği gelişiyor. Ermeniysen, hayatının sonuna kadar "Fena Türk"le savaşıyorsun... Ne acı, değil mi? Yazarlar psikanalistlerden önce bilir her şeyi. Yunanlı bir yazar yazmış ya "İçimdeki Türkü öldürmeye çalışıyorum" diye. İmparatorluk altında yaşayan toplumlardaki kimlik çatışması.

F.T.:                                                   Peki Türklere ne oldu?
V.V.:                                                  
İmparatorluğu kaybettik, son yüzyıl içinde 5 milyon Osmanlı ölüyor, 5 milyon Osmanlı muhacir oluyor. Demek ki kayıp var; kaybı kabul etmek için yas tutmak gerekir. "Yas tutma" psikolojik bir süreç. Hatırlıyorsun, bakıyorsun, kaybettiğin şeyin imajını yaşatıyorsun. Tipik bir "kişi için yas tutma"da ise iki veya üç sene içinde ölümünü kabul ediyorsun. İçte gömüyorsun, güzel hatıraları içinde yaşıyor, seni zenginleştiriyor.
 
Beraber yaşayan insanların nasıl birbirine düşman hale geldiğini anlatıyorum.
 
F.T.:                                                   Ya gruplar yas tuttuğu zaman?
V.V.:                                                   
Grubun beyni yok, gözü yok; hep beraber ağlayacak değiller ya... Biz yas tutamadık. Psikolojik yönden amatör bir tarihçi oldum ya; çok feci şeyler geçirdik. Balkan savaşları sırasında sokaklarda kadınların ağlamaları duyulurmuş. Mesela Rumların "Megali İdea"sı var, "büyük fikir". Ne demek bu? Aslında bu yas tutma demek. "Bir gün kaybettiğim toprakları geri alacağım" diyor.

                                                           Bize gelince, her şeyi kaybetmişiz, muhaciriz; ne kadar büyük bir aşağılık duygusu. Ansızın karizmatik bir lider ortaya çıkıyor, "boş ver" diyor, "Bir Türk dünyaya bedel!" Birdenbire "Biz kazandık" diyor toplum. Karizmatik lider öldükten onlarca yıl sonra bu yas ortaya çıkıyor. Başka bir karizmatik lider ortaya çıkmayınca da, "kaybettiğimiz şeylere" bakmaya başlıyoruz. Bu doğal bir süreç.

F.T.:                                                  Bahçeşehir Üniversitesi'ndeki seminerde "kimlik adına katillik" konusunu da ele alacaksınız, eminim çok çarpıcı bilgiler paylaşacaksınız...
V.V.:                                                
Zaten İngilizce kitabımın ismi "Killing in the Name of Identity", şimdi aynı isimle Türkçesi çıkıyor. Türkiye'den bahsetmiyorum, Gürcistan var, başka ülkeler var. Ama "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" misali, aynı şeyler burada da yaşanıyor. Bir ay önce beraber yaşayan insanların "kimlik" adına nasıl düşman olduklarını anlatıyorum. Günlük hayatlarımızdaki küçük gruplara yatırım yapıyoruz. Bir gün birisi "büyük grup kimliği"ne tehditkar davranırsa, o zaman herkes bir. Ne olsa yapmaya hazırsın. Şimdi Irak'ta "Sen Sünnisin, ben Kürtüm, O Şii" diye birbirlerini öldürüyorlar. Bunu anlamamız gerekiyor. Ne kadar kuvvetli bir psikoloji; bunu anlayamadan çare bulamayız.
 
 
Görevim konuşmak değil, konuşturmak!

F.T.:                                                 "Kimlik" konusunda çalışmaya nasıl başladınız?
V.V.:                                                  
En yakın arkadaşım Erol'un ölüm haberini, Amerika'ya gittikten üç ay sonra aldım. Yıkıldım. Kardeşim gibiydi. Annesine ilaç almak için eczaneye gidiyor, EOKA teröristleri yedi kurşunla öldürüyor. Bu "kimlik" araştırmalarım hep oradan başlıyor. Yas tutamadım.

F.T.:                                                   Neden tutmadınız?
V.V.:                                                  
Olmadı. Tam 30 sene sonra Kıbrıs'ta bir lokantadayım. Arkadaşlarım orada çalışan hippi kılıklı, bıyıklı bir adamı gösterdiler, "Bak bu Erol'un kardeşi" dediler. Yanına gittim, "Adımın Vamık Volkan olduğunu söylersem sizin için bir anlamı var mı?" dedim. Adam başladı hüngür hüngür ağlamaya, ben de ağladım. Yani yasımı ancak tutabildim.

F.T.:                                                   Peki "Ben kimlik konusunda çalışayım" mı dediniz?
V.V.:                                                  
1979'da Enver Sedat İsrail'e gitti, "Araplarla İsraillilerin çatışmasının yüzde 70'i psikolojiktir" dedi. Bu laf hayatımı değiştirdi! Amerikan Psikiyatri Cemiyeti'ne büyük görev verildi. Arap ve İsrail bürokratlarını ziyaretlere başladık. Sonra komisyonun başkanı oldum. Bir zaman sonra çalışma durduruldu.
 
F.T.:                                                   Gene hükümet politikaları...
V.V.:                                                   
Evet ama ben kendime bir yol buldum. Hiç sevmiyorum gerçi ama "çatışma çözme" terimi bizden sonra moda oldu. Üniversitede küçük bir merkez açtım. Başbakanlar falan geliyor, "Lütfen gelip yardım edin, ne yapacağımızı bilmiyoruz" diyorlardı. O küçük merkez ne hale geldi, anlatamam.

F.T.:                                                   Nerelere gittiniz?
V.V.:                                                   
Kuveyt, Yugoslavya, Rusya, Kafkaslar. Dünyanın bir sürü sorunlu bölgesinde çalıştım. Tarihin tam ortasındaydım. Devlet adamlarının doğru kelimleri kullanmasına yardımcı oluyorduk. Büyük grupları analiz ediyorduk. Nobel Barış Ödülü adaylığı da her defasında bu sayede geldi.
 
F.T.:                                                    Bundan sonraki amacınız nedir?
V.V.:                                                    
İslam Camiası ile Batı dünyası arasında iletişim kalmadı. Hükümetlerle alakası olmayan nüfuzlu kişileri biraraya getireceğim.

F.T.:                                                    Hangi ülkelerden temsilciler olacak?
V.V.:                                                    
İran, Mısır, Ürdün, Rusya, Orta Avrupa ülkeleri, Hindistan... Nerede olabileceği belli değil daha. Para da bulundu. Nerede fantezi bitiyor, nerede gerçek başlıyor, konuşmak lazım. Tabii benim görevim konuşmak değil, konuşturmak.
 
 
Erkeklerden ümidi kestim. Türkiye'yi kadınlar kurtaracak...
 
 
F.T.:                                                    Çalışmalarınızda kadınlara çok yer veriyorsunuz. Şimdi Bahçeşehir Üniversitesi'ne geldiniz. Rektörü ve sizin çalıştığınız dekan kadın; bu şimdiki Türkiye resmi ile örtüşüyor mu?
V.V.:                                                    
Üniversiteye görüşmeye gittim, bir baktım hep hanımlar! Tabii onlara bir şey söylemedim, "Manzara çok güzel onun için geleceğim" dedim! Türkiye'yi bu gibi hanımlar kurtaracak. Erkeklerden ümidi kestim. Nasıl olacak bilmiyorum ama Türkiye'yi kadınlar kurtaracak.

F.T.:                                                    Neden böyle söylediniz?
V.V.:                                                    
Karadeniz ülkelerindeki kadınları inceledik, derinden "Türkiye'de kadınlara ne yapıyoruz?", onu gördüm. Kadınları hırpalıyoruz. Aynı şeyi Ermenistan ve Gürcistan'da da gördük; bütün dünyada da var. Ama Türkiye'de korkunç bir şey daha var: Kadın polisi arıyor, polis gelmiyor! Köye gidip "Size hürriyet vermeye geldik" falan derseniz, hiçbir kadın gelmiyor. Örgü, nakış öğretirken arada bazı şeyleri aşılıyorlar.

F.T.:                                                    Korkuyorlar mı?
V.V.:                                                    
Evet, gelmiyorlar. Bugün Cerrahpaşa'da çarşaflı bir hanım gördüm mesela, beyin üç ayak arkasında, başı önde yürüyor... Onlar hayvan mı be? Öyle kızıyorum ki... Atatürk "Efendiler ayıp size be, siz bu kadar mı bencilsiniz" diyor.
 
                                                                                                                                                                                                                              
                                                                                          Atatürk'ten sonra Nobel Barış Ödülü'ne aday olan ilk Türküm!

F.T.:                                                    Nobel'e kaç kere aday oldunuz?
V.V.:                            
                        Üç kere, son üç yıl. Şu anda da Nobel'in resmi adayıyım. Kazanacağımı tahmin etmiyorum ama.
 
F.T.:                                                     Neden?
V.V.:                                                     
Bu sene Al Gore var. Bana bunun onuru yeter. Atatürk'ten sonra Nobel Barış Ödülü'ne aday olan ilk Türk benim.
 
 
Eskiden en çok beyin salatasını özlerdim...
 
F.T.:                                                      Sık geliyorsunuz Türkiye'ye... Ne özlüyorsunuz buralardan?
V.V.:                                                      
En çok beyin salatasını özlerdim, oğlum korkuttu, artık yemiyorum. Pilaki, pilav, zeytinyağlılar yiyorum. Buraya gelince beni böyle yüksek yerlere götürüyorlar, Fransız yemekleri falan. Keşke sıradan Türk lokantalarına götürseler.

F.T.:                                                      Eşiniz Türk mü?
V.V.:                                                      
Fin asıllı Amerikalı. İlk evliliğimi Amerika'da allak bullakken yapmıştım, yedi sene sürdü. Bu ikinci eşim, iki eşimden de ikişer çocuğum var.
 
 
 
 
 
 
 
 


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved. 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Özler AYKAN
Last modified on: May 28, 2012