Logo

Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Politik Psikolojinin Dev İsmi Davos'u Yorumladı:
Diplomatik Hata, Politik Kazanç...
 
 
 
 
Pınar Öğünç 
 
 
 

 
 
 
Dünyada politik psikoloji denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan
Prof. Dr. Vamık Volkan, Türkiye’ye her gelişinde önüde tahlil bekleyen memleket meseleleri buluyor.
Çatışmalı bölgeler üzerine uzman olan, defalarca Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen
Prof. Dr. Vamık Volkan’la söyleşimize Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Davos’taki tavrını nasıl değerlendirdiğini sorarak başladık.
Erdoğan Davos’ta katıldığı "Gazze" konulu paneli, yanında oturan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i sert bir dille eleştirerek terketmişti.
 
 
 
 
 
Prof. Dr. Vamık Volkan:
Bundan sonra bütün liderler "Obamalaşmaya" mecbur kalacak!
 
"Davos’taki tavrı Erdoğan için çok fena oldu ama politik bakımdan iyi. Bilhassa iç politikada.
Kendisi ve partisi için, seçimde bir kazanma oldu. Bir de tabii Arapları kazandı.
Artık bütün liderler "Obamalaşacak", buna mecbur kalacak".
  
 
 
 
 
 
Pınar Öğünç:                                       Davos’ta Tayyip Erdoğan’ın oturumu terk edişini ilk gördüğünüzde, duyduğunuzda aklınıza gelen ne oldu?
Vamık Volkan:                                    Milletlerarası bir toplantıdaydık biz de. Gazze durumu son zamanda olduğu için, elbette üzerine konuşuyorduk. Oradan çıkıp yemeğe gittik ki bu haber geldi. Olağandışı bir durum tabii... ‘Bu ne diye’ kalıyorsun önce. Biraz üzerine düşündüğünde reaksiyonlar yavaşlıyor. Bende de öyle oldu. İlk gördüğümde dedim "Bu ne biçim bir şey?" Kişisel bir reaksiyon gibi göründü. Daha derinden bakınca aslında çok şey var içinde.

 

P.Ö.:                                                    Neler var?
V.V.:
                                                    Ertesi gün arkadaşlar kompüter dünyasından Washington Post’tu, şuydu, buydu, yazılar getirdiler. Daha yoğun olarak baktık. Bu olayın üzerinde şaşaalı duracağımıza sürece bakmamız lazım. Ben sözümona bilim adamıyım ya, iyi tarafına da kötü tarafına da bakmam gerekiyor. Bir... diplomaside süreçler vardır. Açıkça bağırılmaz örneğin. Buna karşılık olabilir. Kaldı ki bir başbakan diplomat değildir. Onun motivasyonları daha değişik. Kendisini iyi muamele görmemiş hissederek reaksiyon vermiş olabilir. Ben sayın Erdoğan’ı hiç tanımadım. O yüzden tam olarak emin olamıyorum.

P.Ö.:                                                    Tavır olarak bize çok aşina geldiğini söyleyebiliriz.
V.V.:
                                                    Evet, onun böyle reaksiyonlar verdiğini duydum bazı kişilerden. Şimdiye kadar Türkiye’de yapıyordu, şimdi dış dünyada yapıyor. Yalnız bu motivasyonsa, bu Türkiye’nin görünümünü bozar. Belki bir kazanç da oldu. Bunu anlamak için de sürece bakmak lazım. Bir fecaat yaşandı Gazze’de. Tamam fecaatler her yerde oluyor. Tamam Gazze kocaman bir yaradır. Hamas roket atıyor, kimseyi öldürmüyor ama yine de atıyor. Parası nereden geliyor, bilmem ne... Bir reaksiyon veriliyor. Ama bunu etkileyen bir olay var: Bush gidiyor Obama geliyor. İşte şimdi dünya değişiyor, değişecek. Bush zamanında ben bile ansızın Müslüman-Türk oldum. Neden çünkü, onlara karşı paranoya var
 
P.Ö.:                                                    Bu tek Obama’nın şahsıyla mı ilgili, başka etkenler var mı?
V.V.:
                                                    Bir kere kendileri bilseler de , bilmeseler de Amerikalılar Obama’yı seçerek büyük bir şey yaptılar. Mucize gibi... Bıkmışlardı çünkü. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada parçalanmalar var. Bunlar regresyon işaretleridir. Önce bir lider etrafında toplanırsınız, o size gerçeğin nerede bittiğini, fantezinin nerede başladığını söylemezse regresyon daha da çoğalır. Her şey içe döner, ilkel mekanizmalar başlar. Lider ne verirse yemeğe başlarsınız, körü körüne inanç... Yahut paranoid oluyorsun, düşmanları her tarafta sanıyorsun. Tarihe dönüyorsun, "Biz kimiz?" diye soruyorsun. Türkiye’de de yaşanan durumlar bunlar.Ergenekon’a bakın, isim bile "Biz kimiz?" derdine bağlıdır. Şimdi Obama “Terörizmle olan savaş bitti” diyor. Her şey 180 derece değişti, nereden buldular bu adamı bilmiyorum, sanki psikoanalizden geçmiş bir adam gibi konuşuyor. Obama başarılı olursa Türkiye de değişecek. Dünyadaki bütün liderler Bush’u kendine model almıştı çünkü.

P.Ö.:                                                    Obama başkan olmasaydı Erdoğan böyle bir çıkış yapamazdı mı diyorsunuz?
V.V.:
                                                    Diyorum ki, Gazze’de yaşanan, Obama gelmeden "Son bir defa hıncımı alayım" arzusudur. Son dakikada ne yaparsan... Bu faciaya insani olarak cevap verebilirsiniz, politik şekilde ya da diplomatik şekilde cevap verebilirsiniz. Bu diplomatik cevap Erdoğan için çok fena oldu ama politik bakımdan iyi... Bilhassa iç politikada... Binlerce insan karşılıyor. Bilmiyoruz onlara telefon mu edildi, ceplerine beşer kuruş mu verildi, kömür mü dağıtıldı... Kendisi ve partisi için, seçimde bir kazanma oldu. Bir de tabii Arapları kazandı. Araplardan daha çok turist gelebilir, para gelebilir. Yine söylüyorum artık bütün liderler Obamalaşacak, buna mecbur kalacak.
 
P.Ö.:                                                     Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı? Peres’in suçluluk psikolojisiyle yüksek sesle konuştuğunu söyledi. Böyle olur mu gerçekten?
V.V.:
                                                     Tabii ki. Konuşma şekline katılmıyorum ama söylediğine katılıyorum. Ama şimdi çok önemli bir kısmını söyleyeceğim, altını 10 defa çiziyorum: Ben dört-beş gündür buradayım, daha Davos’taki olay yaşanmadan bile duyuyordum ki, Musevi Türkler korku içinde. Bir kere onların etnik, dini kimliklerini simgeleyen Holokast, Alman ekonomisi çöktüğü zaman başlarına gelmiş; şimdi bütün dünya ekonomisi çöküyor. Küresel bir korkuları zaten var. Bir de duyuyorum ki, dükkânlarının ismini değiştiriyormuş.

P.Ö.:                                                      Galatasaray-Sivas maçında da Balili’ye ağır tezahüratlar oldu.
V.V.:                                                      İşte tam da buna Türk Hükümeti'nin çok dikkat etmesi lazım. Gurur duyacağımız tarihi bir durumumuz var; bütün dünyada Hıristiyanlar Musevilere fena bakarken, Müslümanlar iyi bakıyordu, bilhassa Osmanlı İmparatorluğu. Bunu kaybetmenin başımıza getireceği zorluğu ben size anlatamam. Ben demiyorum ki, Musevilere karşılar ama politik kazanç yapayım derken bunlara dikkat etmek gerekiyor. Ben Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile  emek yemiştim geçen yaz. Katiyen inanıyorum ki, öyle bir düşüncesi yok, herkesi bir araya getirmeyi istiyor.

P.Ö.:                                                        Ama bahsettiğiniz Cumhurbaşkanı. İktidar partisi ve onun lideriyle bir mi tutacağız?
V.V.:
                                                       Bilmiyorum, sadece tahmin ediyorum ki, onlarda da böyle bir şey yok. Ne oluyor, sokaktaki insanın çeşitli kişisel problemleri var bir diğeriyle. Havaya bir şeyler yayılıyor, o zaman bunlar ırkçılık olarak ortaya çıkıyor. Yani sen politik olarak kazanmaya devam et ama böyle şeyler yaşanmasına yardım etme, görülürse de "Ayıp be.!" diye bağır.

P.Ö.:                                                       Ama annesinin kökeninde Ermenilik olduğu iddia edilince Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Ayıp be!" diye bağırmadı, aksine "Haşa!" dedi neredeyse...
V.V.:
                                                       Şimdi bu kısmını biraz anlamak lazım. Bu büyütülen bir olay, bunlara dokunmayalım. Beni de Musevi yaptılar, Ermeni yaptılar, Yunanlı yaptılar, bazen Türk oluyorum. Türkiye’de böyle şeyler oluyor, metelik vermiyorum. Önemli olan ırkçılığın önüne geçebilmek. İnanın bu AK Parti’nin de yararına olmaz, hatta mahveder.
 
 
 
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan
 
 
 
 
Özür kampanyasından ümitli değilim!
 
  
 
Prof. Dr. Vamık Volkan: "Ermenilerden özür dileme kampanyasından pek ümitli değilim.
Böyle bir kampanya yerine para toplasalardı; Anadolu’da sembolik değeri olan Ermeni binaları var onları onarsalardı. O daha çok şey verirdi".
 
 
 
P.Ö.:                                                          Birlikte yemek yemenizden iki hafta sonra Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye-Ermenistan milli maçını izlemek için Ermenistan’ın başkenti Erivan’a gitti. Bunda sizin bir etkiniz oldu mu?
V.V.:           
                                                Ne bileyim benim etkim var mı? Ama ben gitmesini çok istedim doğrusu.
 
P.Ö.:                                                           Yemekte bu konuyu konuştunuz mu?
V.V.:                                                          
Evet, sosyal bir buluşmaydı o; bir sürü konudan bahsettik. Bazı kişiler gitmesini istemiyordu, çok şey oldu, biliyorum. Ben kimseye tavsiyede bulunamam. Ben kimim ki, ama istediğim Türkiye ile Ermenistan arasında bir reel politik sürecin başlaması.
 
P.Ö.:                                                           Dünya üzerindeki birçok çatışmayı uzmanlık alanınız olan politik psikoloji açısından ele almanıza rağmen, Türkiye-Ermenistan ilişkilerine psikolojinin karıştırılmaması gerektiğini, çözümün politik ve ekonomik hamlelerde olduğunu söylüyorsunuz. Nedir Türkiye-Ermenistan ilişkisinin diğerlerinden farkı?
V.V.:                                                           
Evet, lütfen, lütfen bunu çok istiyorum. Ben bu emosyonal durumları öğrendim artık biraz. Emosyonlara girdi mi kimlik meselelerine dönüyor. Hem Ermeniler için, hem Türkler için... Bilhassa Ermeniler için. O kısma girdiğimizde ben senin kimliğine tokat atmış oluyorum. Yavaş yavaş başlayalım, emosyonlar sonradan gelsin. Jenosit mi, kim kimi öldürdü.? Sen bana para verdin... Bunların sonu yok.
 
P.Ö.:                                                           Şimdi örneğin Kars’ta rastgele üç-beş kişiye Ermenilere 1915’te ne olduğuna dair fikrini sorsanız düşmanlık dolu yanıtlar alma ihtimaliniz çok yüksek. Ama sınırın açılmasına gelince buna birçok kişi taraftar olacaktır. Kastettiğiniz biraz da bu mu?
V.V.:           
                                                Kesinlikle. Şimdi sınırlar kapalı olduğu halde, duyuyorum ki 80 bin Ermenistan vatandaşı Türkiye’de alışveriş yapıyormuş. Şimdi Türkiye’de ekonomik krizi ben çok şiddetli sezmedim; daha kötü şeyler olacak. Aç o kapıları, ticari ilişki kur. Çünkü görmedikçe, konuşmadıkça fanteziler daha da gelişiyor. İki taraf için de iyi bu. Kimlik meselesi olmamalı. Bu TARC (Türk-Ermeni Barışma Komisyonu) sürecinde neyi gördüm biliyor musun, Ermeni katılımcıların kendilerini en zor durumda hissettiği zamanlar Türkler’den empati ve yakınlık geldiği zamanlardı.

P.Ö.:                                                            O zaman sorunu duygusal bir düzleme taşıdığı için "Ermenilerden özür dileme" kampanyasını faydasız mı görüyorsunuz?
V.V.:   
                                                         Açıkça ben onun hakkında pek ümitli değilim. Böyle bir kampanya yerine para toplasalardı. Doğu Anadolu’da sembolik değeri olan Ermeni binalar var, onları onarsalardı. O daha çok şey verirdi, hürmet bu...

P.Ö.:                                                            Şimdiye dek dile getirilmemiş bir özürün dile getirilmesinin hiç yararı yok mu?
V.V.:          
                                                  Öyle demiyorum. Keşke yavaş yavaş olsaydı. Ben psikoanalistim, tıp diye girmem işin içine. Ne oldu Türkler arasında bölünme oldu. Daha yavaş, jestlerle, bir kiliseyi aç... Ama işte bütün dünyada böyle olur. Biz kimiz, ondan sonra arınma süreci. Sokakların ismini değiştirirsin mesela, minare koyarsın, kilise camii olur. Bir de Türkiye’de şu var, belki her yerde, sanki yalnız bizde olur bu durumlar. Biz özeliz. Bir narsisizm. Beyaz saçlı oldum artık, 30 seneden beri çatışmalı yerlere gidiyorum. Neyin farkına vardım biliyor musun, hepimiz aynıyız.
 
P.Ö.:                                                            Nasıl bir narsizim bu?
V.V.:   
                                                         İşte, yaşasın Türkiye, biz özeliz! Ama o da doğal, ben ihtiyar olduğum için Cumhuriyet’in ilk kuruluş zamanından şeyler çekirdeğimde vardı. 30 sene düşmanları bir araya getirdikten sonra, bakıyorsun hepimiz aynıyız.
 
P.Ö.:                                                            Kendinizi hep aynı teşhisi koyan bir doktor gibi mi hissediyorsunuz?
V.V.:                                                             
Evet, mikrop aynı ama tarihler farklı. O da değiştiriyor, bu çok önemli. Tanımadığın biriyle aynı tarihi yaşadığında ona olan seni üzüyor.
 
P.Ö.:                                                            Türkiye’ye her geldiğinizde şaşırıyor musunuz?
V.V.:                     
                                        Eskiden daha çok şaşırırdım, artık alıştım.
 
P.Ö.:                                                            Bundan önceki ziyaretiniz Prof. Şerif Mardin’in dile getirdiği "mahalle baskısı"nın tartışıldığı günlere denk gelmişti. Siz şahsen bu baskıyı hissettiğinizi, Türkiye’nin kritik bir noktada durduğunu söylemiştiniz. Türkiye bu kez o noktanın neresinde?
V.V.:   
                                                          O zaman da kimlik değişmesi vardı, hâlâ da sürüyor. Bir bakıma demokrasi gelişiyor dersen ne güzel. Öteki bakımdan gerileme olarak bakarsan başka birşey. Ben çok defa gerileme olarak bakıyorum, demokrasi demiyorum.
 
P.Ö.:                                                             Bizde en çok "Deprem olmayacak" diyen deprem uzmanı seviliyor. Tespitleriniz sorulduğunda sizden iyimserlik beklendiğini hissediyor musunuz?
V.V.:   
                                                          Genelde bir bugün yaptığımız gibi derinden konuşmalarımız oluyor, hoşuma gidiyor. Bir de şaşaalı, böyle yaygaralı konuşmalar var. Ben hep çeşitli yönlerden bakıyorum. Yas tutmalardan bahsediyorum, liderlerlerin kişiliklerinden bahsediyorum, özel değiliz, bütün dünyadaki modayı takip ediyoruz diyorum. Bunlara rahat rahat bakmak lazım. Bak, türban için nasıl bir zaman, nasıl bir enerji harcadık. Bu da bir gerileme. Bilimsel olarak çok kolay, gerileme olduğunda grup "Ben buyum", "Ben şuyum" diye ayrılır ve etraflarına hudut koyarlar. En basit hudut giyimdir.
 
P.Ö.:                                                           Yakın zamanda bir de Prof. Binnaz Toprak öncülüğünde yapılan, Anadolu’nun muhafazakârlaşması üzerine bir araştırma çok tartışıldı. Onu takip ettiniz mi?
V.V.:                                                            
Bir de bu oluyor. Ben arada geliyorum ya, bana isimler söylüyorlar, bir şeyler soruyorlar, haberim yok. Yok, o araştırmayı bilmiyorum.

P.Ö.:                                                             Kurtlar Vadisi’nde oynayan Atilla Olgaç adlı bir oyuncu önceki hafta bir televizyon programında, “1974’teki Barış Harekâtı’ında Kıbrıs’ta biri esir, 10 Rum’u öldürdüm” dedi. Bunu duydunuz mu?
V.V.:                                                            
Bak onu duydum. Şimdi bunu böbürlenmek için söylediyse ayrı birşey, yok başka bir nedenden söylediyse ayrı. Ama hukuki olarak bir şey yapılması gerekir, böyle bırakılmamalı. Ama bak başka bir şey diyeyim, bu da mühimdir, kimse artık Kıbrıs’ı yazmıyor, konuşmuyor, böyle şeyler olmasa unutuldu. Kıbrıslı Türkler 11 sene abluka altında yaşadı, Türkiye geldi, çok trajik şeyler yaşandı. Şimdi dünyada bir Kıbrıs var, Rumlar tarafından idare edilen... Sonradan yeni bir millet yaratılmış, Kıbrıslı diye. Yeni bir millet yaratmak her zaman bir hezeyandır. Kimliğinden vaçgeçmek ister mi.? Tam bunu bir kenara bırakacakken AKEL’in adamı kazanıyor, yine Kıbrıslılığa dönülüyor. Şu anda Kıbrıslı Türklere bakan kalmadı. Zavallı, düşünen Kıbrıslılar her şeyi kaybetmiş duygusu içinde. Ne anavatan var, ne Avrupa var. Ekonomik olarak da öyle. Portakal satamayınca üniversiteler kurdular, birkaç tanesi çok iyi, ekonomi tamamen ona dayanıyor. Ne olacak şimdi? Canları yanmış Kıbrıslı Türklerin; duyan yok. Herkes “İyi olacaksınız” diyor, iyi ama ikinci sınıf...

P.Ö.:                                                              Buraya her geldiğinizde sizi çok yoruyorlar galiba, "Hep dert, hep dert, artık eve dönsem"diyor musunuz içinizden?
V.V.:        
                                                      Sabah saat 8’den, gece yarısına kadar çalışıyorum. Ama yok öyle birşey demiyorum.
 
P.Ö.:                                                              Arada bir kaçıp Sultanahmet’te köfte falan yiyebiliyor musunuz, bir rakı-balık sofrasına oturmaya fırsatınız kalıyor mu?
V.V.:                                                              En çok kuru fasulyeyi özlüyorum ben. Atatürk de kuru fasulye severdi. Balık çok sevmiyorum. Ben Lefkoşa’da doğdum. Limandan yukarı eşek sırtında balıklar gelirken kokardı, şimdi çok yiyemiyorum. Ha bir de beyin salatası çok severim. Ama oğluma söz verdim yemeyeceğim; ondan bir hastalık mı geçiyormuş ne...
 
 
 
 
Politik psikolojinin dev ismi...

Prof. Vamık Volkan 1932’de Kıbrıs, Lefkoşa’da doğdu. Ankara Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’ye yerleşti. Uzun yıllar psikanalizin toplumsal ve tarihsel alanlarda, özellikle de gruplar üzerinde kullanılabilirliği konusunda çalışan Volkan, eski ABD Başkanı Jimmy Carter yönetimindeki Görüşmeler Ağı’nın üyeleri arasında yer aldı. Dünya Psikoterapi Konseyi tarafından Sigmund Freud Ödülü’ne layık görüldü.
 
2005-2007 yılları arasında ortaya koyduğu psikopolitik teoriler ve dünyanın çatışmalı bölgelerinde barış için yaptığı çalışmalar nedeniyle defalarca Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi.

Yazdığı 40 kitaptan Türkçe’ye çevrilenler arasında "Kıbrıs: Savaş ve Uyum", "Kimlik Adına Öldürmek", "Körü Körüne İnanç", Kriz ve Terör Dönemlerinde Geniş Gruplar ve Liderleri", "Kanbağı Etnik Gururdan Etnik Teröre", "Türkler ve Yunanlılar Çatışan Komşular" ve "Ölümsüz Atatürk" bulunuyor.

 


 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved. 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Özler AYKAN
Last modified on: May 28, 2012