Logo

Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 

İşte Portre: Prof. Dr. Vamık Volkan

 

Feride Cem
 
 
 
 
 
Milletlerarası çatışmalar uzmanı psikanalist Prof. Dr. Vamık Volkan,
soykırım iddiası Ermeniler için “psişik gerçektir, vazgeçiremezsiniz” diyor.
Ona göre; biz Türkler de “ulusal yas tutma süreci”ni inkar ettiğimiz için Ermenileri anlayamayız” .
Dolayısıyla Prof. Dr. Vamık Volkan’ın çözümü geçmişe değil, şimdiye odaklanmakta. 
 
 
  
 
Bir grup aydının başlattığı “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası günlerdir kamuoyunu meşgul ediyor. Konuya taraf olmayan kimse kalmadı neredeyse. Suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi tartışma da büyüyerek devam ediyor; "özürcüler" ve "karşıtları" arasındaki uçurum iyice büyüyor. Bu toz bulutu içinde konuyu faklı bir açıdan değerlendirebilecek bir uzmana danışmak adına sorularımızı Prof. Dr. Vamık Volkan’a yönelttik. Zira Kıbrıs doğumlu psikanalist Prof. Dr. Vamık Volkan; yıllarını çatışan milletler konusuna vermiş, devletler veya çözüm için oluşturulan sivil gruplar nezrinde arabuluculuk görüşmelerine bizzat katılmış, politik psikoloji alanındaki çalışmalarıyla çığır açan bir bilim adamı olarak tanınan ve ABD’nin önde gelen okullarından Virginia Üniversitesi'nde kurduğu bölümle bu konudaki uzmanlığını paylaşmaya devam eden bir isim.
 
İsrail ile Filistin çatışmasındaki psikolojik faktörleri inceleyen komisyonun başkanlığını yürüten, Ruslarla Baltık ülkeleri ve Gürcülerle-Güney Osetyalılar arasındaki çatışmalar üzerinde çalışan, Saddam’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Kuveyt’te post-travma çalışmaları yapan Prof. Dr. Volkan, bu çabaları nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi.
 
Özür dileme kampanyasının yarattığı tartışmayı ve konunun iki halk açısından psikolojik yansımalarını irdelemek için görüşüne başvurduğumuz Prof. Dr. Volkan’ın değerlendirmeleri, konuya tecrübeye dayalı ve oldukça farklı bir bakış açısı getiriyor.
 
 
  
 
 
Feride Cem:                   Aydınların Ermenilerden "özür" dilemek üzere başlattığı imza kampanyası çok tartışıldı. Politik psikoloji uzmanı ve bir psikiyatr olarak konuyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Vamık D. Volkan:         Böyle bir kampanyanın ciddi, duygusal ve kutuplaşma sürükleyen bir tartışma yaratacağını herkes tahmin edebilirdi. Kampanyayı başlatan aydınları şahsen tanımıyorum. Bu nedenle hangi duygu ve düşünceler içinde oldukları hakkında bir fikrim yok, dışarından gelen baskılara yanıt verip vermediklerini de bilmiyorum. Ama her aydının fikrini söylemesi demokrasinin en basit koşullarından biridir.
 
F.C.:                                Kampanyanın "özürcüler" ve "karşıtları" gibi iki grup yaratmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
V.V.:                                Türk-Ermeni ilişkileri komplikasyonlarla dolu. Konuya farklı açıdan bakanların olması, bir grubun gördüğünü ötekinin görmemesi beklenilen bir davranış.
 
F.C.:                                1990’ların sonuna doğru oluşturulan Türk-Ermeni Uyuşum Komisyonu’nda yer aldığınızı biliyoruz. Bir süre sonra dağılan komisyon süreci ve sonuçları hakkında bilgi verir misiniz?
V.V.:                               Amerikalılar; Türkler ve Ermeniler arasında gayri resmi bir diyalog kurmak için girişimde bulundular. Bu amaçla "Türk - Ermeni Uyuşum Komisyonu" yani "Turkish Armenian Reconciliation Commisssion (TARC)" kuruldu. Komisyona ben de çağrıldım. Girişim için gereken paranın nereden bulunduğunu bugün bile bilmiyorum. Buraya katılınca 1915 olayları hakkında yazılanları incelemeye başladım. Bu konuda ciddi (propaganda içermeyen) çok az Türkçe kitap var. Buna karşın Ermenilerin öyküsünü anlatan yüzlerce İngilizce yazılmış kitap mevcut. Yazılanları okuyunca kafam karıştı. Örneğin, ünlü İngiliz ansiklopedisi 30-40 yıl önce 250 bin Ermeni’nin öldüğünü yazmıştı. Son yollarda bu rakam bir, daha sonra iki ve hatta üç milyona kadar çıktı.
 
F.C.:                                Bu süreçte sadece artan sayı mı?
V.V.:                                Hayır, 30 - 40 yıl önce “soykırım” terimi bu trajedi için kullanılmıyordu. Ayrıca hudut ve toprağı korumak için “düşman” gibi algılanan alt grupları toplayıp başka yerlere göndermek yalnız Osmanlılar tarafından yapılmamıştır. Amaç sadece başka yere göndermek bile olsa durum 1915’de büyük bir trajediye yol açmıştı. Amerikalılar da İkinci Dünya Savaşı’nda, Japon asıllı Amerikan vatandaşlarını toplayıp kamplara gönderdi fakat o zaman öldürmeler yaşanmadı.
 
F.C.:                                Toplantıda neleri ele aldınız?
V.V.:                                İsviçre’de yapılan toplantıda ilk ele aldığımız konu, “özür dileme” idi. İki grup buluşur buluşmaz Amerika’dan gelen Ermeni katılımcı söz istedi ve Türklere dönerek, “Elimizde 80 milyon dolar var. Washington’da Ermeni soykırımı için bir anıt yapacağız. Bu anıta Türkler aleyhine çok kötü şeyler yazacağız. Eğer siz ve hükümetiniz, bizden derhal özür dilerseniz yine kötü şeyler yazacağız fakat bu sefer biraz yumuşatacağız” dedi. 
 
F.C.:                                Baştan ipleri kopardılar yani?
V.V.:                                Evet, bir diyalog kurulmadan, hiçbir tartışma olmadan ültimatom çekildi. Ardından özür dilemenin yanı sıra Türkiye’den yalnız büyük paralar değil, toprak da istediklerini dile getirdiler. Bu kötü bir başlangıç olmuştu. Diyospora Ermenilerinin kimliklerini korumaları için Ermenistan’dakilerden çok daha fazla “soykırıma” sarıldıklarını açıkça burada gördüm.
 
F.C.:                                Politik psikoloji uzmanı olarak baktığınızda, bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?
V.V.:                                İnanılanla gerçek olan birbirine karışıyor. Büyük bir katliamın olduğu tabii ki doğru. Bir kişi bile ölseydi bu, bir trajedi olacaktı. Fakat 1915 olaylarında her şey siyah-beyaz gibi açıkça görülemiyor. Bu süreçte Türklerin başına gelenleri kimse duymak istemiyor.
 
F.C.:                                Size göre "tehcir"i gerçekten Holocaust (Yahudi soykırımı) gibi değerlendirmek mümkün mü?
V.V.:                               Ermeni soykırımı” diye bilinen konu artık Holocaust’un eşi olan “psişik gerçek (psychic reality)” oldu. “Psişik gerçek”, psikoanalizde bir düşünce gelişimini anlatır. Kişi bir olayın nasıl başladığını ve nasıl geliştiğini; içindeki istekleri, korkuları, ruhsal defansları kullanarak tek bir şekilde algılar. Bunu değiştirecek deliller görse bile değiştiremez. Ermeniler için “soykırım”, “psişik gerçek”tir. Yavaş yavaş Türkiye dışındaki aydınlar ve hatta politikacılar için de “psişik gerçek” olmuştur. Buna karşılık Türklerin, bu olayın başka yönleri de olduğunu açıklamaya çalışmasını üçüncü ülkeler, "defans" olarak algılıyor.
 
F.C.:                               Sonuç olarak özür dileme konusunun çözüm olmadığını mı söylüyorsunuz?
V.V.:                               Milletler veya başka büyük gruplar arasında ortaya çıkan özür dileme konusu üzerinde çalıştım. Bu konuda Kimlik Adına Öldürme (Everest Yayınları) adlı bir kitabım da var. Vardığım sonuca göre büyük bir grup, eski kayıpları için yas tutamamışsa “özür dileme” ve “affetme” kavramları etkili olmaz. Bu nedenle büyük grupların yas tutma sürecini araştırmamız gerekir.
 
F.C.:                                Psikolojik olarak baktığımız zaman Ermeniler yas tutmaktan mutlu mu? Yani "Özrünüzü kabul etmiyoruz, çünkü atalarımızı öldürdünüz, soykırım yaptınız" demek onlar için daha önemli bir argüman olabilir mi?
V.V.:                              "Yas tutma", kişiler için önemli bir kayıptan sonra ağlamaktan ve acı çekmekten daha derin süreçleri anlatan psikolojik bir süreçtir. Bu süreç sonunda önemli bir kaybın oluştuğu derinden ve duygusal şekilde kabul edilir, yaşama bu gerçeği anladıktan sonra devam edilir. Büyük toplumlar da yas tutar. Düşman tarafından yapılanlar sonucunda insan, toprak ve şeref kaybı olunca o toplumun üyesi olan herkes yası paylaşır. Kayıplar çok büyük olduğu için de yas sürecini tamamlayamazlar. Bu nedenle bu insanlar tamamlayamadıkları psikolojik görevleri bilinçli olarak veya bilinç dışında çocuklarına verirler: “Ben yasımı tamamlayamadım sen tutmaya devam et” veya “Aşağılandım, şerefimi sen kurtar” ya da “Kuvvetsizdim, hıncımı sen al” derler. Bunu, “travmayı nesiller arası aktarma” olarak biliyoruz. Bu yolla yeni nesilde paylaşılan görevler oluşur ve kimse böyle bir şeyin geliştiğinin farkına varmaz.
 
F.C.:                               Bu görevlerin ne gibi işlevleri vardır?
V.V.:                               Görevler kişileri birbirine bağlar. Yeni nesil bu görevleri çözemezse, gelecek nesle devreder. Bu görevler tarihi bir olaya bağlı olduğu için de bu olayın imajı, o büyük grubun en önemli sembolü haline gelir. Olayın paylaşılan imajı, resmi bir dosyaya basılan bir mühür gibidir. 1915 trajedileri imajı, Ermeni büyük grup kimliğinin var olduğunu gösteren en büyük mühürdür. Ermenistan’da çocuklar iki yaşından itibaren etnik grup kavramını, tarihi, Türklerin onlara kötülük yapan yaratıklar olduğunu öğrenirler.
 
F.C.:                               Ermenilerin, psikolojik nedenlerle Türk düşmanlığından kolay vazgeçemeyeceklerini mi söylüyorsunuz?
V.V.:                               Özür dilemeyle, büyük grup kimliklerini temsil eden bu mührün ellerinden alınacağını hissederlerse, bu süreç onların içinde (mantığa aykırı olsa da) büyük bir kaygı ortaya çıkaracaktır. Bunu TARC toplantılarında gözlemledim. Toplantılarda Türk Grubu, 1915 trajedileri için empati yaptıkları zaman Ermeni Grubu’nda ciddi kaygı ortaya çıkmıştı.
 
F.C.:                               Kaygının kaynağı neydi tam olarak?
V.V.:                               Ermeni kimliğini canlı tutmak (çünkü onlar 1915’den sonra Sovyetler Birliği’nin bir parçasıydılar ve özgürlükleri yoktu) için bu kimlik mührü daha da büyütülmüştür. Yıllar geçtikçe Ermeni propagandası (bilhassa Diyospora Ermenileri) 1915 trajedisini, dünyada Yahudi Soykırımı’na eşdeğer olarak göstermeye başladı. Bunda büyük başarı gösterdiler.
 
F.C.:                              "Ortak Tarih Komisyonu" kurulması önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
V.V.:                              TARC toplantılarında Ermeni, Türk ve bağımsız tarihçileri bir araya getirme ve her şeye yakından ve yeniden bakma fikri Ermeniler tarafından reddedilmişti. Böyle bir süreç başlasa bile hiçbir sonuca varmayacağından eminim. Çünkü tarihi olaylar, Türkler ve Ermeniler tarafından başka türlü yorumlanacaktır. Bilindiği gibi TARC toplantıları birkaç yıl sonra fiyasko ile sona erdi.
 
 
Prof. Dr. Volkan: Bizi duymak istemiyorlar!
 
 
F.C.:                                Bir kesimin olaylara “sözde” sözcüğü ekleyerek 1915 olaylarına gözünü, kulağını, vicdanını kapatmasını nasıl değerlendiriyorsunuz peki?
V.V.:                                Kıbrıs’ta doğdum ve on bir yaşındayken keman dersleri almaya başladım. Yıllarca her hafta ders almak için Ermeni keman hocam Monsiuer Bedelyan’ın evine gittim. İlk defa kemanla sahneye çıkışım Lefkoşa’daki, Ermeni Kilisesi'nde oldu. Ayrıca dedemin komşuları da Ermeniydi ve Türkçe konuşuyorlardı. 1950’de tıp fakültesinde okumak için Ankara’ya geldim. Fakültede en çok sevdiğim başasistan Ermeni asıllı bir Türk’tü. O zamanlar, 1915 olayları öğrenci veya aydınlar arasında pek konuşulmuyordu. 1957’de Amerika’ya gidince şaşırdım. Birisine Türk olduğumu söyler söylemez Ermenileri neden öldürdünüz” diye soruyordu. Ermeni lobisinin Amerika’da ne kadar iyi çalıştığını öğrendim.
 
F.C.:                                Ortak bir tarihi paylaşan, Müslüman bir çocuğun kilisede sahneye çıkmasına kadar varan bir iç içe yaşamdan buralara nasıl gelindi?
V.V.:                               Hiçbir büyük toplum, kimliğini incitecek olaylar üzerinde durmak istemez. Fakat İstiklal Savaşı’ndan sonra yaratılan yeni Türkiye’de, 1915 üzerinde durmamak için bir baskı daha vardı. Türkiye doğarken Osmanlı’nın son devri ve bu devrin başında olan Osmanlı büyükleri “fena” olarak algılanmış ve unutulmak istenmişti. Devrim sırasında gelişen doğal davranış şuydu: “Mevcut olan kötü, bu nedenle yeni ve iyi bir rejim ortaya çıkarıyoruz” 1915 olayları “fena” olarak algıladığımız son Osmanlı’ya aitti. Bu devrin anılarını toplumdan uzaklaştırırken 1915 olaylarını da uzaklaştırdık. Enteresan olan şudur: Hem Ermeni hem de yeni Türkiye’yi kuranlar Osmanlı’nın son yıllarındaki liderleri, “kötü” ve “düşman” olarak algılamışlardı. Fakat şimdi Ermeniler Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı’nın devamı olarak 1915 için sorumlu tutuyorlar.
 
F.C.:                                Ortak düşmandan, tek düşman noktasına nasıl geldik peki?
V.V.:                               İmparatorluğun çöküş sürecinde milyonlarca Osmanlı öldürüldü ve milyonlarcası muhacir oldu. Önemli bir kaynağa göre bu süreçte beş milyon kişi ölmüş ve beş  milyonu da Anadolu’ya göç ettirilmiş. Bunun ortaya çıkardığı yas tutma süreçlerinin derinliğini tahmin edebiliriz. Atatürk ve arkadaşları bu zemin üzerinde yeni Türkiye’yi kurdular. Atatürk, vatandaşların kendisine karşı olan sevgilerini yücelten karizmatik bir liderdi. Bu nedenle bugünkü Türklerin dede ve büyük anneleri yas tutmayı inkar ettiler. Bu da nesilden nesile geçti. Biz Türk vatandaşları "ulusal yas tutma süreci"ni inkar edenleriz. Bu nedenle Ermenileri iyi anlayamayız. 
 
F.C.:                                Peki özür çözüm değilse bu kavga nasıl bitecek?
V.V.:                                Onyıllarca politik psikoloji ile dünya işlerine karışmış biri olarak Türk-Ermeni ilişkilerine psikolojiyi işe karıştırmama taraftarıyım. Çünkü 1915 olayları hakkında Ermenilerin “psişik gerçek”leri dışında hiçbir şey işitmek istemeyeceklerine inanıyorum. En iyisi politik süreçler üzerinde durmak ve yavaş yavaş politik ve bilhassa ekonomik işbirliğini geliştirmektir.
 
 
F.C.:                                Ermeniler’den özür dilemezsek bile empati yapmamız mümkün olamaz mı en azından?
V.V.:                               TARC toplantısında bir gün enteresan bir gelişme oldu. Aramızda konuşurken, içimizde bir kişi hariç herkesin Anadolu dışından gelen ailelerin çocuğu olduğunu öğrendik. Bunu anlayınca Ermenilerin başına gelenler konusunda içimizde empati gelişti. İyi niyetle bunu Ermeni katılımcılara söylemeye çalıştık. Ancak, içimizde "toplum yas tutması" ile ilgili bir problem olabileceğini duymak istemediklerini açıkça sezdik. Sanki onların toplum kimliğinde, “dünyanın bir numaralı mağduru” ünvanı vardı. Bu unvanı ellerinden kaçırmak istemiyor gibi davrandılar. Onları daha iyi anlamaya çalıştığımızı hissedecekleri yere, bizi kendileriyle rekabete giren ve toplum kimliklerine zarar veren kişiler olarak gördüler.
 
F.C.:                                O zaman bırakın özür dilememizi “Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyorum” dememizi bile istemiyor olabilirler mi?
V.V.:                                Her ne olursa olsun bence kampanyanın hem olumlu hem de zararlı yönleri var. Şimdi Türkiye’de başlatılan bu kampanya bütün vatandaşları, 1915’e tekrar bakmak için uyarmıştır. Bu, baskı olmazsa ve kutuplaşma büyümezse çok iyi bir süreç.
  
 
 
PROF. DR. VAMIK VOLKAN NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ’NE ADAY GÖSTERİLDİ.
 
* Kıbrıs doğumlu olan Dr. Vamık Volkan, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde aldığı eğitimin ardından 1957 yılında ABD’ye gitti.

* 1964 - 2003 yılları arasında Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde fakülte üyesi olarak görev yaptı.

* Psikoloji ve tıp alanlarında basılmış 49 kitabı ve 400 bilimsel makalesi bulunan Volkan’ın çalışmaları, pek çok dile çevrildi. 

* Halen Virginia Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’nde emekli profesör ünvanıyla görev yapan Dr. Volkan, Washington Psikanalitik Enstitüsü’nde emekli eğitmen ve araştırma denetleyicisi olarak çalıştı.

* Dr. Vamık Volkan 2005, 2006, 2007 ve 2008 yıllarında “Aydınlanma Teorisi”, zıt gruplar arasındaki çatışmalar üzerine olan incelemeleri ve gözlemlerine dayanarak geliştirdiği psikopolitik teorileriyle Nobel Barış Ödülü’ne 27 ülke tarafından aday gösterildi.
 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved. 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Özler AYKAN
Last modified on: May 28, 2012