Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 

 

 

 

Yeni Türkiye’nin En Önemli Sorunu Osmanlı’nın Yasını Tutamamış Olmak!
 
 
 
 
 
Soner Can
 
 
 
 
 
Politik psikoloji alanındaki çalışmalarıyla dünya çapında bir isim olan Prof. Dr. Vamık Volkan’ın,
Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulus kimliği'nin oluşması süreçleriyle ilgili ilginç tespitleri var.
Vamık Volkan’a göre: "Atatürk, yeni devleti kurarken geçmişi "fena" göstermek zorundaydı.
Yoksa o devrimlere gerekçe bulamazdı.
Şimdi artık yüzümüzü geçmişe dönüp Osmanlı’yı idrak etmek durumundayız.
Böylece Osmanlı’nın yasını tutmuş olacağız".



 

Soner Can:                               Yanlız  olmadığımızı anlamak için okuruz, diye hoş bir Hollywood sözü hatırlıyorum. Onca entelektüel uğraşınız ve ürünleriniz bir yalnızlığı kırma çabası mı, yoksa mutlu bir yalnızlığın doğal sonucu mu?
Vamık D.Volkan:
                     Ben hayatımın tüm uğraşları için daha derinden bir amaca da sahiptim. Benim anne tarafından dedemin babası Ömer Vamık, Osmanlı’nın Kıbrıs’taki son kadısı. O soyda çok önemli isimler var tabii. Mesela kadı olan büyük dedenin kardeşi şarap nazırı filan. Annem tarafı Osmanlı’nın Kıbrıs’ın idaresini teslim ettiği isimlerden oluşmuş. O günlerden bir gün Osmanlı adayı kiraya veriyor. Bunun üzerine atanan İngiliz vali, atalarıma "Artık sizin işiniz bitti. Nereye giderseniz gidin" diyor. Çöken aileyi toparlamak annemin Ömer Vamık adlı kardeşine düşüyor. O da genç yaşta gizemli bir biçimde ölüyor. Okumak için geldiği İstanbul’da ortadan kayboluyor ve Marmara’da cesedini buluyorlar. Sonra ben doğuyorum ve ailenin taşınması gereken umudu benim omuzlarıma yükleniyor. Bazen anlamsızca bir uğraş olarak gördüğüm onca kitabı, makaleyi yazmamın nedeni belki de bu kökten, kim bilir! Tabii onca iş yalnızlıkla barışık olmadan yapılamaz, bunu da gözden kaçırmayalım.
Beatles gibi şöhretliymişim ....
 
S.C.:                                         Popüler kültürün şöhretleri fildişi kulelerinde büyük yalnızlıklarını yaşar derler. Entelektüeller için de böyle mi?
V.V.:
                                        Ben küçüklüğümden beri son derece iyimser ve bir o kadar da inatçı yetiştirilmişim. Bu yapı beni hep korudu. Bir yalnızlık hissetmedim. İkincisi sizin kastettiğiniz kadar bir şöhretim olduğunu ben son yıllarda öğrendim. Meğer neler yapmışım. Araştırma yaptığım tekinsiz ülkelerde başıma tabanca dayamışlar, Gorbaçov’u tanımışım, Jimmy Carter’la on yıl çalışmışım, Yaser Arafat’la birlikte olmuşum. Türkiye’de adımın duyulmadığı zamanlarda o kişilerle oturup kalkmışım. Ama bir gün olsun bunları kullanayım, medyaya bunları sunayım da şöhret olayım diye bir derdim olmadı. Ancak kariyerimin sonuna doğru bir de baktım ki Beatles gibi şöhretliymişim. Şimdi ise daha rahatım ama derinlerde hep bir yalnızlık, fakat bu tatmin olunmuş, mutlu bir yalnızlık.
 
S.C.:                                        Yıllar boyunca ülkeler, kişiler ve kurumlar için politik psikolojik tahliller yaptınız. Birileri bu bilgileri istismar eder diye korkmadınız mı?
V.V.:                                        Hayır. Çünkü bu araştırmaları ben de yapsam, başkası da yapsa politikacılar istismar etmeleri gereken her şeyi kullanıyorlar nasılsa. Zaten bilim ve teknoloji hep "ötekilerini" yok etmek için kullanılıyor. Ama ben bu işe girdiğimde bir akademisyen olarak, olayları anlama kaygısıyla hareket ettim. Aslında politik psikoloji ile uğraşmam da ‘kazaen’ gerçekleşmiştir. 30 yıl boyunca Osetya’dan Gürcistan’a, Sudan’dan Kuveyt’e kadar dünyanın pek çok sorunlu bölgesinde bulundum. Düşman tarafları bir araya getirdik, onların ortak bir noktaya gelmeleri için çalıştık. Benim yaptığım büyük grup psikolojisinin dinamiklerini kavrama çabasıydı. Tarihte Sırplar’ın bozguna uğradığı Kosova savaşını hatırlayın. Altı asırlık bir mesele. Ama her bir Sırp’ın içine ukde olmuş, o yenilginin yasını tutamamış hiçbiri. Asırlar sonra Sırp lider Milosevic, kendi ulusunu provoke etme adına o meydanda ölen Sırp prensinin kemiklerini bir tabuta koyuyor ve bir yıl boyunca ona her gün cenaze töreni düzenletiyor. Amaç Sırpların hassas noktasını harekete geçirebilmek. Bu olaylara fokuslandığımızda anlıyoruz ki her grubun içinde o gruba ait ruhsal süreçler var. Bu süreçleri anladığınızda politikaya, diplomasiye, dünya barışına katkıda bulunuyorsunuz.

S.C.:                                         Bu çalışmalarınızda düşman grupların psikolojileriyle ilgili ne tür tespitleriniz oldu?
V.V.:                                         Birbirlerini kıyasıya katletmiş iki grup arasında bir barışın kurulması için en tehlikeli dönem, o barışa en çok yaklaşıldığı andır. Çünkü düşman olduğunuz zaman benim grup kimliğim ile sizinki arasındaki tezat tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar ve kimse kendi grup kimliğini düşmanınkiyle karıştırmak istemez. İki düşman birbirine yakınlaştığı an, olmadık bir hızla birbirlerinden bu korkuyla uzaklaşıyorlar. İşte o vakit biz devreye giriyor ve tarafları barıştan sonra da kendileri kalacağı konusunda telkinler yapıyoruz. Elbette lazım olan stratejileri o noktadan sonra psikoloji değil, diplomasi geliştiriyor. Ancak "öteki"yle varız.

S.C.:                                         Bazen bir ırkın adı, diğer ırk için hakaret anlamı içeriyor. Avrupa’da barbar deyince akla Türklerin gelmesi, bizde Çingene’nin, Ermeni’nin, Moskof’un hakaret sıfatı olması  gibi. Psikopolitik böylesi saplantılar için ne öneriyor?
V.V.:                                        
Bugünlerde yeni bir eğilim var, mesela Çingene’ye Roman diyorsun, zenci demiyorsun da Afro-Amerikan diyorsun... Fakat bir toplumda türlü nedenlerle bir karmaşa yaşandığı zaman, sizin büyük toplum kimliğiniz, yanındaki ‘başkaları’ ile şekilleniyor. Sizin toplum kimliğinize bir saldırı gerçekleştiği zaman, siz de bir başkasını aşağılıyorsunuz. Onun için her toplumda bir "diğerleri" var. Bu bir noktaya kadar doğal ama kontrol edilmezse çok kötü olaylara da neden olabilir. Yani çoklukla algıladığımız ve yanıldığımız gibi kendi kimliğimiz tek başına değil. Ötekinden farkımızla birlikte varız. Fakat toplumlar her zaman işin en kolay yolunu seçerler. Diğerini aşağılayarak kendini yüksek görmek de bu kolaycılıklardan biridir.

S.C.:                                         Sıkça "yas tutma" kavramından söz ediyorsunuz. Ve özellikle Osmanlı’nın yasını tutamamış olmanın, Türkiye’de yaşanan kördüğüm haline gelmiş sorunların da kökenini oluşturduğunu söylüyorsunuz. Bize bunu açar mısınız?
V.V.:                                        
Türkiye bugün bu noktalara gelebilmişse, sebebini o muhteşem devrimlere borçludur fakat Atatürk, yeni devleti kurarken geçmişi "fena" göstermek zorundaydı. Kanuni ve Fatih gibi bir iki istisna dışında tüm padişahları yok saymak durumundaydı. Yoksa o devrimlerin gerekçesini nasıl bulacaklardı. Şimdi yavaş yavaş yüzümüzü geçmişe dönüp Osmanlı’nın nesi güzel ve doğruysa onları tekrar idrak etmek ve benimsemek durumundayız. Bunu yaptığımızda biz de Osmanlı’nın yasını tutmuş olacağız. Geçmişimizle barışacağız. Devrimler bir çırpıda yapılınca yas tutmaya fırsat kalmadı. Şunu da belirtmek gerek. Atatürk’ün yarattığı kimlik bir yanda, tutulamayan yas bir yanda... Böyle olunca ona karşı tamamen geçmişe bağlı yeni bir kimlik ortaya çıktı. Şimdi bunun mücadelesi yaşanıyor.

S.C.:                                          Devrimleri daha uzun yıllara yayılsa ve toplumsal uzlaşı göz önüne alınarak uygulamaya konulsaydı bu yası yaşamış olur muyduk?
V.V.:                                         Çok kesin olmamakla birlikte akla yakın geliyor. O zamanın yenilikçi hareketleri mikrop kapmaz, her türden istismarları yaşamamış olurduk. Bizi de rahat bırakmadılar tabii. Dışarıdan içeriden birileri sürekli dürterek enfeksiyon kapmamızı hızlandırdılar.

S.C.:                                         Son 60 yılda ihtilaller, yarı sivil anayasalar, iktidarlar ve yine ihtilaller dejavusu gençliği umutsuzluğa iterken apolitik yapıyor. Bu tespite katılırsanız ne türden bir reçete sunarsınız?
V.V.:                                         
Talihliysek başımıza gerçekten karizmatik, birleştirici ve müspet bir lider gelir ama ufukta öyle biri gözükmüyor. Herkesi kucaklayan ve başımıza örülen çorapları anlatan, yaşadığımız yüzlerce yıllık deneyim konusunda bizi uyandıran bir lidere ihtiyacımız var.

Yas ve yüzleşme...
 
S.C.:                                          Kıbrıs hakkında da psikopolitik yorumlar yaptınız. Kıbrıs’ta doğup büyümüş bir Türk olarak soruna dair düşünceniz nedir?
V.V.:                                         1974’te Barış Harekatı yapıldı. Daha sonra ve sadece Türk tarafı dünya çapında tam bir izolasyona tabi tutuldu. Bu acımasız ambargo neredeyse altı yıl sürdü. Ne Avrupa, ne dünyanın başka bir coğrafyasında bir ülke çıkıp "Bu zulmün sebebi nedir? Bu insanlar ne günah işledi" diye sordu. Bizi barbar, Yunan tarafını da Batı uygarlığının anası olarak değerlendirdiler. Bunların yanı sıra kendi yanlışlarımız da var. Barış Harekátı sırasında da Türk Hükümeti ‘iyi adam’ oyununu abarttı. Biraz daha ilerlemen için engel neydi? Beni kimse yanlış anlamasın ama oraya kadar gelmişsin esaslı bir tokat atsana! Adam Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bir Rum cumhuriyeti ilan etmeye çalıyor. Tokat atmak için bundan iyi gerekçe mi olur? Ama biz, dedim ya hep iyi görünmek istedik. Bir toplum düşünün 34 yıldır ambargo altında. Bu dünyada hangi ulusa reva görülmüş! Bir ara da moda, ne Türk, ne de Rum olan Kıbrıs halkı yaratmaya çalışmaktı. Bunun propagandası için milyar dolarlar harcadılar. Ama bu saçmalığa kimse yanaşmayınca bu stratejinin yanlışlığını da anlayıp vazgeçtiler. Tam bir şeyler yoluna girecekken Papadopulos kaybetti ve eski komünist AKEL hükümet olunca, "Kıbrıs Ulusu" saçmalığı yeniden hortladı. Geçenlerde gittiğimde gördüm ki yeniden "tek Kıbrıs Halkı" düşünceleri gündeme gelmiş. İşler bu noktadan sonra gerçek bir çözüme ulaşır mı, doğrusu zor.

Vakıfları İngilizler korudu...   

S.C.:                                          Bu umutsuzluğun sebebi ne?
V.V.:                                          
Milletlerin psikolojisi kendi tarihine bağlıdır. Sizin tarihiniz yalnız size aittir. Sizi Yunan yapan, beni Türk yapan tarihlerimizdir. Onların tarihine göre, Megali İdea’ya göre, biliyorsunuz Osmanlı’nın son harbi orada olmuştur, yani onların hissettiği düşmanlıklar hala canlı. Ben Rum olsam, "Bütün Kıbrıs bana aittir" derdim.

S.C.:                                          Öyle diyenlere ne demek lazım? Üstelik coğrafya ve nüfus bizim aleyhimizeyken...
V.V.:         
                                 Ama böyle olmasının sebepleri var. Benim ailemin yarısı Türkiye’ye göçe zorlanmış zamanında. Ben 50’li yıllarda Türkiye’de tıbbı bitirdiğimde Türkiye’de kalmama izin vermiyorlardı. Kalsaydım yaptığım doktorluğun ücretini bana ödemeyeceklerdi. Çünkü benim Kıbrıs’a dönmemi istiyorlardı. Bu önlemler alınmasaydı adadaki Türk varlığı baskılar ve zulümler sonucu iyice azalacaktı. Yani şimdiki nüfus ve coğrafya tarihi gerçeği yansıtmıyor. Zaten sistemli asimilasyon ve yok etme çabalarına karşı bizi tek kurtaran Kıbrıs’taki vakıflar olmuştur. O vakıflar alınıp satılamayınca adanın yüzde 35 varlığını oluşturan Osmanlı vakıflarının varlığı korunmuş. O mülk olmasa biz adada çoktan silinmiştik. İngilizler o vakıf işini korumasaydı, satın almak suretiyle biz yok edilecektik. 

                                                                                                                 Kıbrıslı "Ben kimim?" diyor...

S.C.:                                           Kıbrıs deyince ister istemez varlık sebebini birbirlerine duydukları nefretten alan iki ulustan söz etmek zorundayız. Peki, ne yapmalı?
V.V.:                                           
Annan Planı yapılırken BM’den Alvaro De Soto geliyordu ya Kıbrıs’a. Sık sık adını duyuyordunuz belki de. Çok iyi adam, psikanalizi de çok iyi biliyor. Kıbrıs’a geldiğinde bazen evimde ben misafir ederdim kendisini. Tabii gizlice gelirdi. Onunla da sık sık konuştuk bu meseleleri. İki tarafta da halk var. İkisini de yok edemezsin. Ama bir Amerikan atasözünün çağrıştırdığı gibi duvarın üstünde duran bardak düştü ve kırıldı. Artık dünyanın bütün güçleri seferber olsa o kırık bardağı eski haline getiremezler. O zaman ne yapacaksın, araya bir hudut çekeceksin. Ama bu hududun arasına delikler de koyacaksın ki, irtibat tamamen kesilmesin. Tamamen iki ayrı devlet olsaydı en iyisi ama bunu dünya kabul etmiyor. Rumlar da kabul etmiyor, çünkü o vakit geleceğe doğru bir umut da kalmıyor. Başta da söylediğim gibi Papadopulos seçimleri kazansaydı, o trend sürseydi, belki gerçek bir çözüme kavuşurdu.

S.C.:                                           Nedir şimdi önerilecek şey tam olarak?
V.V.:      
                                     Tam bir Amerikan tarzı. ABD nasıl doğdu? Tamamen sentetik bir biçimde. Hatta İsrail de öyle. Dünyanın dört bir yanından Yahudi olsalar bile farklı farklı milletlerden insanları gelip İsrail devletini oluşturdu. ABD de öyle. Bu yüzden Amerikalılar böylesi netameli işlere karıştıkları zaman kendilerini örnek veriyorlar ve "Bak biz onlarca ırk bir arada kardeşçe yaşıyoruz. Siz de böyle yapın" diyorlar. Oysa her milletin doğuşu biriciktir, kendine hastır. Kıbrıs’ta gerçek tehlike, hala yayılan ve büyüyen tehlike, Kıbrıslının kim olduğu meselesidir. Siz şimdi Türk kesimine gidin ve sorun birine, "Siz kimsiniz" diye. Size cevap veremeyecektir. İster zengin olsun, mafya olsun, güçlü kuvvetli olsun, her ne olursa olsun, size verecek cevabı yoktur. İşin acı tarafı, bu hiçlik ve boşluk duygusu adada giderek büyüyor. Gençler Kıbrıs’ın tarihini bilmiyor. Geçenlerde Kıbrıs’ta bir üniversitede mülakat yaptım. Babalarının başına ne geldiğini bilmiyor hiçbirisi. Kıbrıs’taki tarih kitaplarında Denktaş’ın ismi yok. Asla geri döndürülemez ve telafi edilemez mesele de budur.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved.
 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Ö–zler AYKAN
Last modified on: Apr 20, 2016