Vamık D. Volkan, M.D., DLFAPA, FACPsa.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Prof. Dr. Vamık Volkan: Kıbrıs'ta "tek millet" projesi tutmaz!

 

Nuriye Akman
  
 
 
Prof. Dr. Vamık D. Volkan, Kıbrıslı Türk psikiyatr, ABD'de yaşıyor.
Dünyanın çeşitli üniversitelerinde hem öğretim üyeliği yapıyor, hem de toplumsal çatışmaların doğasını çalışıyor.
Ortaya koyduğu psikopolitik teoriler ve dünyanın problemli bölgelerinde,
barış için yaptığı projeler nedeniyle dört kez Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi.
Kırk kitabı, dört yüzü aşkın makalesi, çok sayıda ödülü var.
Daha önce "Ölümsüz Atatürk" adlı kitabını heyecanla okuduğum için,
Alfa-Everest'ten yeni çıkan "Kıbrıs: Savaş ve Uyum. Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi"
 adlı kitabını hemen okuyup, hazır İstanbul'dayken onu tanımaya can attım.
Kıbrıs meselesinin psikolojik boyutlarını anlamak isteyenlere hararetle tavsiye ediyorum.
 
 
 
 
 
 
Nuriye Akman:                               Bu kitabı 1979'da yazdınız. Türkçeye çevrilmesi neden 2008'i buldu?
Vamık Volkan:                               Bu soruyu Türkiye'dekilere sormanız gerek. Türkiye'de beni tanıyan pek yoktur. Son senelerde benim varlığımın farkına vardılar. Şimdi yavaş yavaş kitaplarım çevriliyor. Kıbrıs kitabının Türkiye'de yayınlanmasının tam zamanıydı. Şu anda biliyorsunuz Sayın Talat ile Rum cumhurbaşkanı Hristofyas konuşuyorlar. Yani yeni bir dönem ortaya çıktı. Çeşitli fikirler var bu konuşmalar içinde. Korkular var aynı zamanda. Geçen sene ben on iki genç ile mülakat yaptım. On sekiz, yirmi yaşlarında bunlar. Kıbrıs'ta otuz sene önce ne olduğunu bilmiyor bunlar. Şoka girdim önce. Ondan sonra aklım başıma gelince bunun böyle olması bende sürpriz yaratmadı. Çünkü tarihî gerçeği unutturmak için milyonlar harcandı. Sözüm ona gerçeği unutursak, Rumlarla arkadaş oluruz diye düşünüldü. Oysa psikolojik olarak bu şekilde yapılan anlaşmalar bir yere gitmez. Gerçekçi anlaşmalar yapmak lazım. Bu nedenle Kıbrıs'ta olan gerçekleri anlatan bir kitabın şu anda basılması çok önemli.
 
N.A.:                                               Geçmiş kuşakların yaşadıklarının gençlere aktarılmasını istemeyenler kimler?
V.V.:                                                Ben 1956'da Ankara tıptan mezun oldum. O günlerde Türk tabiyetine geçemezdim. Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs'tan kaçmalarını önlemek için kanun geçmişti. Türk tabiyetine geçme imkanı olsa ben Türkiye'de kalırdım. Bu olmadığı için Amerika'ya gittim. Amerikan hariciyesinde bir Kıbrıs masası vardı o zaman. Bu masanın şefi Türkçe biliyordu. Her sene bu adam bana telefon eder, gel de bir anlat bakalım ne oluyor, derdi. Herhalde bir de Rum arkadaşı vardı. Amerikan hariciyesinde Kıbrıs meselesi konuşulurken duyardım ben. Ve orada bir şeyin farkına vardım. Bir diplomat geliyor bağırıyor. Diyor ki: "Ne biçim insanlar bu Rumlar ve Türkler. Bunlar niye bizim gibi olmuyorlar?" Biliyorsunuz Amerika'nın doğuşu siz Polonyalısınız, siz Yunanlısınız, ben Türk'üm bir araya geliyoruz, Amerikalı diyoruz kendimize. O modeli istiyorlar. Kıbrıs'ta bir Kıbrıslı milleti yaratmak fikri o zamandan beri vardı. Bu politika üzerinde epey para harcandı. Hâlâ da harcanıyor.
 
N.A.:                                              Kurdukları Kıbrıs Cumhuriyeti yaşamadı ama. Tutmadı.
V.V.:                                              Kıbrıs çok küçük bir yer. Amerikalı bakıyor halkı Kıbrıslı yapalım problem bitsin! Kıbrıs'taki Rumlar devamlı olarak "biz Yunanlıyız" diyorlardı. Bir günde, kendilerini Kıbrıslı olarak ilan ettiler. Neden? Çünkü Kıbrıslı milleti olursak bu bir Rum milleti demektir. Türkler azınlık. Onlar da Kıbrıslı olacak. Ve iki kesimi barıştırmak için belki de iyi niyetle Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumları bilhassa çocukları bir araya getirdiler Amerika'da. Oyunlar oynuyorlar bilmem neler. Ondan sonra bunları tekrar Kıbrıs'a getiriyorlar. O zaman çocuklar birbirlerini katiyen göremiyorlar. Bir de sen Rum'la arkadaş olmuşsun. Gelmişsin. Ötekiler Rumları bilmiyor. Çocuklarda psikolojik problemler oluyordu. İnternet bunu değiştirdi. Şimdi daha kolay iletişim kuruluyor. Bu şekilde bir süreçle NGO'lar geldiler. Ve bir Kıbrıslı millet yetiştirmek gibi bir psikolojik sürece girdiler.
 
N.A.:                                              Annan Planı oylaması dünyanın kaç bucak olduğunu göstermiş olmalı onlara.
V.V.:                                              Evet. Annan planı reddedildikten sonra daha gerçekçi bir duruma girdi dünya. Kıbrıs'ta iki millet olduğunu gördüler. Derken Papadopulos kaybetti. Ve yeni bir adam geldi. Hristofyas eski komünist. Talat'ın da eski arkadaşı. Beraberlikleri falan var. Geçen hafta Kıbrıs'a gittim. Bir baktım eski Kıbrıslı milleti ortaya çıkaracağız sevdası yeniden alevlenmiş.

N.A.:                                             Talat da bundan yana mı?
V.V.:                                             Yok, Talat bundan yana değil. Ama baskı altında. Rum tarafı diyor ki; iki kesim diye bir şey yok. Bir tek Kıbrıs Cumhuriyeti olacak. Ve bir tek devletimiz olacak. Bu nedenle bu kitabın çıkışının tam zamanı.

N.A.:                                           "Gençlerin, dede ve nenelerinin yaşadıklarından habersiz olmaları, yani geçmişin travmalarının kabul edilip açıkça konuşulmaması birtakım kimlik krizi ve kişilik bölünmeleri yaratabilir." diyorsunuz kitabınızda. Ders kitaplarından bazı gerçeklerin bilinçli olarak silindiğini bilmiyordum.
V.V.:                                            
Bir ders kitabı var. Düşünün Kıbrıs'ın olayları olurken başta Denktaş var. Denktaş hakkında şunu da düşünseniz, bunu da düşünseniz o size ait bir şey. Fakat tarihin adamı orada. Bu kitabın içinde Denktaş'ın adı geçmiyor. Böyle bir şeyi kabul ediyor Türk tarafı. Dıştan para veriliyor çünkü hükümete. 60 bin Dolar mı ne, müthiş bir şey. Hem Rumlara, hem Türklere diyorlar ki, siz bunları siliniz ki çocuklar büyüdüğünde düşman olmasınlar. Şimdi bir psikanalist olarak ben buna derim ki enayiliğin daniskası bu.

N.A.:                                            Neden?
V.V.:                                            
Çünkü ben psikanalist olarak biliyorum ki bir gerçeği bastırırsanız, o gerçek toprağın altındaki tohum gibi çıkacak. Başka yerlerde çıkacak. Ve iyi çıkmayacak. Fakat buradan çiçek çıkacağını biliyorsanız, çiçeğin ne olduğunu biliyorsanız onun korkusu olmaz. O biliniyor çünkü. Bu bize ait bir çiçek. Kesersiniz, biçersiniz bilmem ne yaparsınız. Yani gerçeği gömmek, psikolojik olarak çok zararlı. Şimdiden başladı. Çocukların akıllarında karmaşalık var.
 
N.A.:                                            Kimlik karmaşası mı? Ben kimim diyor ve cevabı bulamıyor mu?
V.V.:                                            Tabii. Bu Kıbrıslı işi ortaya çıktı. Eskiden Türksün ama Kars'ta yaşıyorsun. Türksün ama İstanbul'da yaşıyorsun. Türksün ama Lefkoşa'da yaşıyorsun. Şimdi Lefkoşa'da yaşayan Türk Kıbrıslı diyorlar. Kıbrıslı Türk değil. Gazetelerde bile böyle yazılıyor artık.

N.A.:                                           Türk Kıbrıslı ile Kıbrıslı Türk arasında ne fark var?
V.V.:
                                           Çok fark var. Türk Kıbrıslıyım dediğinde, Kıbrıslı olmak daha önemli. Bu Kıbrıslı olma baskısı yavaş yavaş girdi. İkincisi, milliyetçi Türk müsün, yoksa başka türlü Türk müsün? Okullarda duyduğuma göre kavgalar çıkıyor. Şimdi siz Türkiye'den geliyorsunuz bir üniversiteye gidiyorsunuz. Sen Türkiyeli Türk'sün. Yani Türk Türkiyelisin. Ben Türk Kıbrıslıyım. Senin grubun var, benim grubum var. Senin grubundaki bir kız ile ben yaklaştım mı kavgalar çıkıyor. Kimlikte bir kargaşalık olmuş.
 
N.A.:                                           Bu kargaşanın kökleri Kıbrıs Türklerinin yıllarca abluka altında yaşamaları olabilir mi?
V.V.:                                           Evet. Kıbrıslı Türkler, 63-71 arasında on bir sene abluka altında yaşadılar. Bu on bir senenin ilk altı senesi aklınızın almayacağı kadar kötüydü. Lefkoşa'nın etrafı BM görevlileriyle çevriliydi. Onun dışında  Rumlar vardı. Dünya ile teması yoktu Türklerin. Bir sene değil, bir ay değil, altı ay değil. Altı sene burada yaşıyorsun. Ben 68'de gittim Kıbrıs'a. Türkler bombalayınca açmışlardı birazcık çemberi. Ailem altı sene sonra bu ablukayı geçip havaalanına geldiler. Beni uçaktan aldılar. Bir baktım kimse konuşamıyor. Fısıl fısıl herkes. Hududu geçer geçmez sesleri açıldı. Bu tabiî ki iz bırakıyor. Bu izler yavaş yavaş kaybolabilirdi. Fakat 1974'ten sonra bütün dünya ambargo koydu. 

                                                   Böylece sembolik olarak hudut kalkmadı. Şimdi bu hudut içinde adamlar kumar oynuyor. Nataşalar geliyor. Turistler geliyor, paralar geliyor. Fakat bu mantalite orada. Ben kimim? Türk müyüm, Kıbrıslı mıyım? Milliyetçi Türk müyüm, dinci Türk müyüm? Onu bırakın, beni dünya tanıyor mu? Ama gittiğin zaman millet bağırıyor, çağırıyor. O kadar kızgınlar ki. Kıbrıs'ı bir çöphane yapmışlar. Ben her gittiğimde ağlıyorum. Lefkoşa'dan Girne'ye giderken gözlerimden yaşlar dökülüyor. Eskiden ağlardım başka türlü ağlardım. Eskiden Türkiye'den, Amerika'dan gelirdim. Uçak alanında havayı içime çeker, bu benim vatanım diye ağlardım. Evime gitmek isterdim. Hemen topraktan çiçekler yetiştirmek isterdim. Amerika'da topraklar bana ait değil. Orada ben bahçıvanlık yapamam. İmkânı yok. Kıbrıs'a geldiğim gün hemen bahçede bir şey yapıyorum. Bahçe bana ait. Toprağım benim toprağım.

N.A.:                                          Ama siz Amerikan vatandaşısınız aynı zamanda.
V.V.:                                          Bana ne! Benim Amerika'da kocaman bir evim var. Çok büyük bahçem var. Ormanım var canım. Geyiklerim var. Fakat toprağı kazıp da oraya çiçek ekemem. Kıbrıs'a gider gitmez toprağa dokunuyorum. Ve ağlardım ben eskiden. Şimdi başka türlü ağlıyorum. Çöphane yapmışlar vatanımı. Kızgınlık bu. Bilinmeyen kızgınlık. Ben sana dersem ki otuz sene sen Kıbrıslısın ama dünya seni tanımıyor. Senin kimliğin yok. Bayrağın var ama kimse tanımıyor. Başka bir yer var mı dünyada bu kadar sene ambargo altında yaşasın? Var mı bir tane göstersinler. Bir Küba var.

N.A.:                                         Kendilerini kumara vermeleri de ikinci sınıf vatandaş olmanın öfkesini dışa vurma mı?
V.V.:                                         Öfke var. Ama üzerinden de para var. Aşağılık duygusu oldu mu dersin ki bana ne. Altı sene ablukada yaşadılar ya, çöpü nereye atacaklar? Çöp içinde yaşadılar. Rumlar, çimento vermiyordu. Çimento verirse ne olur ne olmaz bir şey yaparlar, defans yaparlar filan. O günlere döndüler. Diyorlar ki, at gitsin çöp olsun her yer. Kola içiyor, kutusunu bahçeye atıyor. İşte asıl bunları konuşmak lazım.
 
Kırılan vazoyu yapıştırmak için uğraşmaya gerek yok!

N.A.:                                         Peki niye temizlemiyorlar çöpleri?
V.V.:                                         Şimdi şakalar var. Derler ki, Sayın Talat, Lefkoşa ile Girne arasında giderken hep gazete okur arabasında. Onun için hiçbir şeyi görmez.
 
N.A.:                                         Bu kitap halka ve politikacılara ne söylüyor?
V.V.:                                         Bu kitap diyor ki, geçmişinizi unutmayın. Geçmişi bilmek demek Rumlarla barış yapmamak demek değildir. Geçmişi bilirseniz Rumlarla gerçekçi bir barış yaparsınız. Ben çok barışçı insanım. Beni Nobel Barış Ödülü'ne dört defa aday gösterdiler. Ben her hafta dünyanın bir yerindeyim. Konferanslar veriyorum. Ama barış gerçekçi olmalı.
 
N.A.:                                        Nedir gerçekçi barış Kıbrıs için?
V.V.:                                         
Kıbrıs, Yunanlılarla Türklerin beraber yaşamasının en son yeridir. Savaşlar oldu, ihtilaller oldu, bilmem neler oldu. Kıbrıs'a dokunulmadı. Biz gerçekçi bir çözüm bulursak Türk-Yunan ilişkileri dünyaya model olabilir. Çünkü Türklerle Yunanlılar çok yakınlar. Kırılan vazoyu yapıştırmaya çalışmak yerine, her parçayı ait olduğu yere verelim diyorsunuz özetle. Evet. Bu senin tarafın, bu benim tarafım. Bu senin kimliğin, bu benim kimliğim. Sen Rum'sun, ben Türk'üm. Ama aynı adada yaşıyoruz. Sen bu tarafta yaşıyorsun. Ben burada yaşıyorum. Aramızda bir hudut olsun. Ama hudut delikli peynir gibi olsun. Deliklerden gidersin, istediğin zaman merhaba dersin. Beraber yemek yersin. Ama evine dönersin. Delikli peynir stratejisi geliştirecek bir politika lazım. Ama önce ambargoyu kaldırmak lazım. Ben politikacı olsam her gittiğim yerde "ayıp size!" diye bağırırım Avrupalılara! Derim ki, "günahı olmayan 200 bin kişiye sen bu kadar psikolojik baskı nasıl yaparsın?" Bu eşşeklere bağırmak gerekiyor. Bağırınca "aaaa" derler sana. Biz Türkler nedense hep efendi görünmek istiyoruz.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © Vamık D. Volkan and Özler Aykan 2007.
 
All rights reserved.
 
 
 
Policies & Info / Accessibility / Sitemap / RSS / JSON
 Webmaster: Oa Publishing Co. 
Editor: Ö–zler AYKAN
Last modified on: Apr 20, 2016